İstanbul'u dinliyorum gözlerim fal taşı gibi açık

Emeti Saruhan
00:002/09/2012, Pazar
G: 1/09/2012, Cumartesi
Yeni Şafak
İstanbul'u dinliyorum gözlerim fal taşı gibi açık
İstanbul'u dinliyorum gözlerim fal taşı gibi açık

'Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet' adlı kitabın yazarı hakkında kesin bir bilgi yok. 1913 yılında kaleme alan Nazım Erzurumi'nin uykuya dalıp uyandığı 24.yüzyıl İstanbul'u aslında bugünün İstanbul'una nasıl da benziyor. Tek fark üç katlı köprümüz henüz açılmadı ve adalara trenle yolculuk başlamadı.

Molla Davutzade Mustafa Nazım Erzurumi'nin 1913 yılında yazdığı Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet kitabı 2300'lü yılların İstanbulunu anlatıyor. Evet yanlış okumadınız, kim olduğu bilinmeyen yazar 1900'lü yıllarda bilim kurgu ya da ütopya diye adlandırabileceğimiz kitabında 24. Yüzyıl İstanbulunu anlatıyor. İşin ilginç yanı anlattığı pek çok şeyin günümüz İstanbuluna yakın olması. Türk ütopya edebiyatının erken örneklerinden sayılan kitapta anlatıcı Birinci Balkan Savaşı'nda Osmanlı ordularının yenilmesinin üzüntüsü içinde bir uykuya dalıyor ve rüyasında büyük dedesi ile karşılaşıyor. Dedesine yaşananların suçunun kendilerine ait olduğunu söyleyince dedesi onu geleceğe götürmeye karar veriyor ve Molla Nazım kendini bir anda yaşadığı dönemden 400 yıl sonrasında buluyor. Osmanlı'nın hükmüne devam ettiği 24. Yüzyıl İstanbul'unda neler varmış, birlikte okuyalım.

ASYA YÜKSELMİŞ AVRUPA BATMIŞ

Önce 24. Yüzyılın dünyasına bir göz atalım. Molla Nazım dünya düzeninin gelecekte şöyle değiştiğini görüyor: "İstanbul ahalisinin bir dönem gerekli gördüğü servet ve refah içindeki yaşam rezalet derecesine gelmiş, hem İstanbul bozulmuş hem de Anadolu'yu ve Rumeli'yi berbat etmişti. Çinliler ve Osmanlı çöküşe uğraması üzerine Çin ve Osmanlı bir araya gelerek Japonlar, Tatarlar, Kürtler, Türkler, Hintliler, Acemler ve Afganlıların bir araya geldiği bir birlik kurmuşlar ve İstanbul'da kurulan büyük meclise aza göndermişler. Bu meclisten çıkan kanunlarla ülkeler yönetiliyor. Avrupa ise fakr-u zaruret içerisinde, ahalisi Asya'ya, Afrika'ya, Amerika'ya göç etmiş."

ADALARA TREN KALKIYOR

2300 yıllarının Boğaziçisinin her iki tarafında boydan boya enli mükemmel rıhtımlar yapılmış. Taşıma elektrikli tramvaylar tarafından yapılıyor. Rıhtıma nazır sekiz on katlı binaların her üçer katında gayet geniş balkonlar yapılmış. Bu binaların arka tarafındaki dağlar düzenlenerek üzerlerine köşkler inşa edilmiş. Sık ve latif ormanlar yetiştirilmiş. Adalara tren ulaşımı var. Tren karadan denizdeki dubaların üzerine geçiyor, sonra dubaların yanlarındaki çarkları hareket ettirerek gidiyor. Adaların etrafını ise fabrika bacaları sarmış.

3 KATLI BOĞAZ KÖPRÜSÜ

Harem'den Kumkapı'ya uzanan üç katlı Boğaz Köprüsü Molla Nazım'ı dehşete düşürüyor. Asya ile Avrupa'yı birleştiren bu köprünün en üst katında insanlar karıncalar gibi kaynaşıyor. Tren araba ve otomobiller ise köprünün birinci ve ikinci katından gidip geliyor. Vapurlar geçeceği vakit köprünün birinci ve ikinci katları açılarak vapurların geçişi sağlanıyor. Şehre girenlerin tanınması için devasa polis merkezinde röntgen ışını ile tarama yapılıp gelen kişinin hasta olup olmadığı kontrol ediliyor aynı anda fotoğrafı alınıyor. Kimliği bilinmeyen kimse de şehre giremiyor. Göğse takılan kırmızı mineli ve ay şeklinde bir madeni yıldızların adetine göre hükümet taşıyanın itibarını tasdik ediyor. İstanbul'un nüfusu on milyondan fazla olmuş. Şehirdeki insanların her hareketlerinin gözlenebildiği ve kaydedildiği aletler var. Sokaklarda sesli duvar gazeteleri, elektrikli cep sinematografları, telefonlar, telgraflar herkes tarafından kullanılabiliyor.

İTİBARIN PARA YERİNE GEÇER

Fakir ve muhtaç kimsenin olmadığı 2300'lerin İstanbul'unda herkes lüzumundan fazla para kazanıp müreffeh yaşıyor. İnce bir ray sistemi üzerinden yürüyen tek kişilik arabalar taşımada kullanılıyor. Binildiği zaman önündeki pervaneyi istediğiniz zaman çalıştırıp istediğiniz zaman durduruyorsunuz. Şehirde para yerine Millet Bankası'ndan alınmış itibar defteri kullanılıyor. Nereye gerekirse verilecek para bir yaprağa yazılıp kopartılarak veriliyor. İtibar defteri elde bulundukça para taşımaya gerek yok.

2,5 SAATLİĞİNE KADIN ŞEHRİ

Yazar kadınları da unutmamış. Tüm şehirde 12'de başlayıp 2,5 saat kadar süren bir öğle tatili veriliyor. Bu saatler arasında şehre kadınlar hakim oluyor. 24. Yüzyıl İstanbulunda kadınlardan öyle alimler ve erdemli kimseler çıkmış ki yazdıkları eserleri okudukça insan hayrette kalıyor. Bu saatler içinde ne kadar erkek varsa evlere, lokantalara, camilere, otellere çekiliyor. Memlekette iş kuracak kişi mahremi bir kadınla ortak olmak zorunda ki öğle tatili sırasında kadınlar bu işi yürütsünler. Şehirde sırf erkeklere ve sırf kadınlara ait caddeler ve eğlence mekanları da var.

Nazım'ın gelecekteki şehrinin ilginç bir uygulaması da terbiyehaneler. Gebe kadınlar doğurmaya bir ay, on gün kala tevlit ve terbiyehanelere gelip doğumlarını burada yapıyorlar. Çalışanlarının tamamı kadın olan bu müesselerde doğuran kadın isterse çocuğunu bırakıp gidiyor isterse bir süre daha yanında kalıyor. Herkesin ücretsiz faydalandığı bu kurumda çocuklar talim ve terbiyeden geçiriliyorlar. Her sabah akşam temiz sularla yıkanıp, vücutlarına sıhhat veren yağlar sürülüyor. Anne babadan başlanarak güzel söz söyleme öğretiliyor. Anneler istedikleri vakit, babalarsa izin alarak özel odalarda çocuklarını görüyorlar.

UYKULAR DA MAKİNAYA EMANET

Su dairesi denilen ve zeminden tabana kadar kalın camlardan yapılmış otellerdeki ufak bölmelerde uyku makinaları var. Molla Nazım uyku makinasını şöyle anlatıyor: "Bu bölmelerin ortalarında uyku makinası denmeye şayan acayip bir alet ve üstünde çok güzel bir battaniye vardı. Battaniye açılıp örtündükten sonra makinenin ayak konacak yerine çıkılıyor. İnsan ayaktayken arkasından bir alete temas ediyor sonra ayakları altından biraz ileri doğru yürüyünce insan mecburen kendini makineye bırakıyor. Makinenin baş tarafı yavaş yavaş aşağı iniyor ancak ayaklarla aynı hizaya gelmiyor eğimli oluyor. Bu çok rahat yatakta derin bir uykuya daldım."