Nobel ödüllerinin verildiği törene çağrılmayan Bakan Atilla Koç, bir yanlış anlaşılma olduğunu düşünüyor. Atilla Bey, 'uyanık' olmaktansa uyur görünmeye de razı.
Gözleri kapalı görüntüsüyle tartışılan bir Bakan'ın odasına girerken aslında ben de biraz tartışmak istiyordum uyku üzerine… Lafa neresinden gireceğimi düşünürken Bakanım kuru incir ikram etti bana… Derhal sordum
Evet efeyim!
(Gülüştük… Bakan, Aydınlı olduğu için sormuştum bu soruyu… Bana efenin özelliğini şöyle anlattı;)
Efe bir kültürdür, oyunuyla gönüller fetheder… ama sıkıyı gördü mü kaçar!
(Yine gülüştük, bu sefer kahkahayla…)
Uyku meselesini açarsam bakan da kaçar mıydı acaba…
Zengin bir kültüre sahibiz, Türkiye bir mozaik; efesi de var, çayda çıra oynayanı da… (Daha lafımı bitirmeden itiraz etti )
Hayır benim ülkem asla mozaik değil, mozaiğin arasında derzler vardır, birini ötekinden ayırır. Türkiye ya ebrudur ya İznik çinisi. Bütün güzellikler iç içedir… 30 senedir Güneydoğu'daki çekişmelere rağmen bu ülkenin dokusu bozulmamıştır. Mozaik olsaydı şimdiye kadar parça parça olurdu.
Komplo teorisi gibi geliyor bana... Ne hikmetse hep uyurken çekmek istiyorlar beni. Oysa ben bir yığın iş yapıyorum demek bunları uyurken yapıyorum! Bir keresinde Bursa'da hiç yerimden kalkmadan beş saat oturdum ve iki kamera devamlı beni izledi… Uyurken çekmek için… Bir de Divriği'de oldu, Doğan Haber Ajansı telefon etmiş mutlaka Atilla Koç'un uyurken resmini çekin demiş. Ben de beni ecel gibi takip eden kameramanlara, “Gelin gözlerimi kapatayım ve çekin gidin, beni rahat bırakın” dedim… Bu espri olarak kaldı. Ama faydasını da gördüm doktora gittim; bende uyku apnesi varmış ağzıma burnuma hortumlar takıp uyuttular… Şimdi rahatım. Varsın bana uyuyan adam desinler, ama uyanık adam demesinler. Öyleleri daha tehlikeli…
Kapsamlı bir soru… 200 yıldır geç kalmış kapitalizmden dolayı veya Batıdaki gelişmeleri görememezlikten dolayı kalkınmanın gerektirdiği sermaye yapısına sahip olamadık. Bu bakımdan hep sıkıntı çektik. Hemahenk olup Türkiye'yi ileriye götürmeliyiz. Bunu yaparken bazı sıkıntılarımız olacaktır. Çalışarak aşacağız… Popülizm yapmak istemiyorum, dört sene sonra bu söylenmez ama iyi bir miras devralmadık. Bir çok mesele birikmişti. Bir şeyi düzeltirken başka taraflardan da bir çok sıkıntı yaratır olduk. Doğaldır. Anayasa Mahkemesi'nin bazı iptal kararlarını yadırgayabiliriz ama uyacağız. Sosyal Sigortalar Kurumu ancak 2034'te düzelecek o tarihte belki bir kez daha tökezleyecek… Çünkü çok ihmal edilmiş. Vatandaş bazen kızıyor, ben de hak veriyorum; yüzde 25 ÖTV, yüzde 18 KDV olmaz! Ama öyle bir ülkede yaşıyoruz ki 44 milyon seçmen var memurlar dahil 6 milyon kişi vergi ödüyor. Hal böyle olunca başka yerlerden kaynak yaratılıyor, o da olmadı dış kaynaktan yardım alınıyor. O zaman da borçtan kurtulamıyoruz.
O kati canım, olacak inşallah…
T.C kurulurken beş aşağı beş yukarı kültür politikaları belirlenmiş. Onun için artık yeni kültür politikaları yaratmanın anlamı yok. Dil yaşayan bir varlık. Özellikle meslek liselerinin dışında “das cimnasyum”da yani lisede büyük ağırlık Türkçe üzerine olmalıdır. Kendi dilini bilmeyen yabancı dil de öğrenemez. Ben yabancı dil öğrenirken Türkçe'yi daha iyi tanıdım. Büyük bir hayranlık duydum, çünkü Türkçe'de dilek ve haber kipleriyle tam 26 zaman vardır, tens vardır… Böylesi dünyanın pek az dilinde vardır. Mişli geçmişler, dılı geçmişler. Bir yıl Almanya'da bir yıl İngiltere'de kaldım. Her iki dilin de gramerini çok iyi bilirim ama konuşma özürlüyüm… Orda da gözüm kapanıyor galiba…
(Yine gülüşüyoruz…)
Atatürk bunu dernek şeklinde yapmış, ama 12 Eylül ihtilaliyle bu; devlet şekline geldi. Ben pek memnun değilim, işin sorumlusu Türk Dil Kurumu olmalıydı. Atatürk'ün yaptığı çok daha demokratikti bence… Dil üzerine hassas olmak gerek. Örneğin; bizimki “Oğuz” Türkçesi… Türki cumhuriyetlerinde başka bir lehçe daha kullanılır. Bu iki lehçeyi birleştirmemiz lazım, onun için ben şöyle derim; yeni bir anlayışla dili ihya edebiliriz. Onlar Rusçanın, biz Fransızca ve İngilizce'nin etkisinde kalmışız. Ortak çalışmaları yaparsak çok iyi olur, hala laiklik kelimesi problem yaratmaktadır. Azerbaycan Anayasası'nda inceledim. Laikliği “dünyevi” diye tanımlıyor. Çok güzel, herkes ne olduğunu çok daha kolay anlar. Bu yardımlaşmayı yaptıktan sonra bütün dünyaya kendi eserlerimizi yaymak gerek.
Son olarak Almanya'dakine katıldık… 2005'te 35… 2006'da 50… 2007'de de 100 eserimiz bütün dünya dillerine çevriliyor. Yabancı yayınevi hangi yazarımızın eserini çevirmek istiyorsa onun bedelini Türkiye'den ben ödüyorum. Örneğin; Perihan Mağden, Elif Şafak ve bir çok şairimizin, Enis Batur'un hepsine, 35 eserin Çinceden, Koreceye çevrilmesine kadar yardımcı oldum. Orhan Pamuk'un ödül alması benim bu projeme destek sağlayacağı için ayrıca mutluyum.. Şimdi talep artacak, Türk dili de dünyaya yayılacak… Orhan Pamuk'un eserlerinin 7 dile çevrilişinde de yabancı yayınevlerine parayı bakanlığımız verdi.
Hayır gidemedim…
Yanlış anlaşılma oldu sanırım… Orhan Pamuk'un Nobel'i aldığını duyduğum an hemen telefon açıp tebrik etmek istedim, Amerika'daymış bağlandık ama kendisiyle konuşamadım. Sonra hatlar koptu İsveç'e davet almadım. Bunu bir ara Cengiz Özdemir'e de anlattım.
Ahmet Hamdi Tanpınar'a verirdim. Türkiye'de hiçbir romancının yapmadığını o yapmıştır. Türk musikisinin yorumunu yapmıştır, makamların yorumunu yapmıştır. Mahur makamının manası nedir Tanpınar anlatmıştır. Aslında halk musikisinde uyak dediğimiz şey makamdır. Hüseyni, Segah, Hüzzam ve Türk'ün makamı Hicaz… Bir de yurdum insanının Kürdili Hicazkar makamı var. Biliyorsunuz Kürt'ün makamı…. Müzikle de bütünleşmişiz ne güzel…
Ekindir. Arapçadan alıntı hars olarak da Ziya Gökalp anlatmıştır bunu…Binlerce tabir var. Benim sevdiğim anlatım; yaşanan ve yaşanılan belki de yaşanılacak şeylerdir..
İçine sokmuyorum yan yana gidiyor. Önce karşıydım. Sonra olabileceği hakkında düşüncelerim değişti. Bakan olduktan sonra da gördüm ki olurmuş. Sinerji yaratmaya çalışıyorum. Bakanlıkta yaptığım en önemli şey; Kültür ve Turizm Bakanlığı'nı bir “kariyer bananlığı” haline getirmek. Aldığım elemanların kalitesine çok dikkat ediyorum. Meslek uzmanı diye bir kadroyla alıyorum. Bizden önce başlamıştı ben de devam ettiriyorum. Bütün müsteşar yardımcıları, genel müdürler benim bakanlığımın içinden çıkmalı. Müsteşar, politik makamdır o hariç.
Ben yayıncılıktan vazgeçtim, o özel teşebbüsün işi. 2005'te Türkiye'de 25 bin eser basıldı. Hepsine katkım oluyor, Meclis'te de söyledim. 500 küsur bin kitap almışım. Benim dönemim kadar hiç bir zaman kitaba bu önem verilmemiştir. Ben sadece prestij kitaplar yayınlıyorum. Sezai Karakoç, Attila İlhan, Cemil Meriç gibi… Osmanlı Tarihi, Selçuklu Tarihi gibi…
Benim için bir tek mesele vardır; emeği kutsamak. Ve her bakımdan hırsız olmamak. Türkiye'de sağcısının da solcusunun da ahlak anlayışı sıfır! Bir espri daha yapayım kapat teybi bakalım…
(Yine mükemmel bir hikaye, gülüşüyoruz… Çok keyifle anlatıyor Bakan…)
Tamamen amatörce çalıştılar ama profesyonel bir iş çıkarttılar… Filmin tümü bizim verdiğimiz parayla yapılmıştır. Yine yüz milyar verildi, dün yine emrettim Amerika'daki tanıtımı için bir kez daha para gönderiyorum, yardım etmeye devam edeceğim… Türk'ü dünyaya tanıtacağım. Derviş Zaim'in filmine de yardım ettik.
Ben böyle bir çalışmaya yardım ederim. Devlet olarak yardım etmem. Artık yeni bir anlayış gerek, devlet olarak yapılmamalı ama destek verilmeli.
Ben insanlar hakkında konuşmam. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır ama kötü olan şudur; yoğurtlar yiğit yemesin!






