
Helal bellidir, haram bellidir. Meşru olan ve olmayan, maruf ve münker olan her şey bellidir. Cenabı Allah Aziz Kitabında belirtmiş, Efendimiz Aleyhisselam da açıklayıp örnek yaşantısıyla bunu ortaya koymuştur.
Ama bazıları sınırı zorlar, haddi aşar ve kuralları değiştirmek ister. İnansın veya inanmasın kimi insanlar, Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını da helal saymak ister, bunun için bir zulüm sistemi veya ideolojik bir yapay sistem oluşturmaya çalışır. Müslümanlara baskı uygulayarak bu sahte hakikatlerine, akıl dışı yasalarına uymaya zorlarlar. Örneğin içki içmeye zorlar, namaz kılmaktan meneder, başörtüsü takmasına mâni olur. Bunu da kendince gerekçelendirir ki ancak zihni inkâra odaklanmış veya korkaklıktan beslenen insanlar bundan etkilenir.
Bunlar haddi aşmadır.
Bundan daha trajikomik olanı da bazı Müslümanların yaptığı bir iştir: Dini hayat alanlarını kendilerine daraltır, Allah’ın kolaylık dinini zorlaştırır, dini yaşamayı bir azaba dönüştürürler. Bunlar da içerideki cahillerdir; din cahilleri. Bedeli ağır olan ve Rabbimizin sevmediği bir işi yapanlar.
Yüce Allah ne derse o…
“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez.” (Maide, 5/87) “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.” (Araf, 7/55)
ALLAH, HAİNLERİ SEVMEZ
Hainler en tehlikeli insanlardan olup iki şekilde çıkar; içeriden ve dışarıdan.
Milletimizin, dinimizin, devletimizin, toplumumuzun, ailemizin dışından çıkan hainler sürpriz değildir. Her an beklenen bir durumdur. Yüzümüze gülmelerine bakmamak, aldanmamak gerekir. Kendi değerleri ve kurumlarını yüceltme adına karşı gördüklerine düşmanlık yapar, planlar kurar ve uygulamaya geçerler. Bu anlaşılır bir şey. Ancak malumdur ki içeriden olanlar, bizden görünenler, bizden olanlar da bazen bir ihanet şebekesine dâhil olabilirler.
Maddi menfaat, makam-mevki, korku, baskı, tehdit, şantaj, zihniyet bozukluğu, düşmana öykünme, kompleks, hastalıklı ruh hâli gibi sebeplerle gerçekleşebilen bu iç ihanetin her devirde örnekleri vardır. Sevgili Peygamberimiz döneminde de rastlanan bu duruma tarihimizde de günümüzde de fazlasıyla rastlanmaktadır.
En başta Allah ve Resulüne iman veya tabi olmada, kulluk yapmada, ümmet olmanın gereğini yerine getirmede, milletin bir evladı olarak sorumluluk üstlenmede, emanete riayet etmede, resmi ve özel sırları saklamada, insanların cehalet ve gafleti karşısında, sözünde durmada, sözleşmeleri yerine getirmede, haramla alakasında, üstlendiği görevi yerine getirmede, düşmanla ve hainlerle ilişkilerinde ihanet ve sadakat hâlleri net bir şekilde ortaya çıkar.
“O hâlde ey iman edenler! Allah’a ve elçiye karşı hainlik etmeyin. Bilip dururken kendi emanetlerinize, hainlik eder misiniz?” (Enfal, 8/27)
“Yahudilerden Kurayzaoğulları hicretin ilk yıllarında yapılan saldırmazlık ve dayanışma antlaşmasını bozmuş, Müslümanları arkadan vurmaya kalkışmışlardı. Peygamberimiz onların kalesini kuşatıp sıkıştırınca anlaşma istediler, fakat “Senin hükmüne razı olmayız, Sa‘d b. Muâz’ı hakem tayin ediyoruz” dediler.
Müslümanları temsilen görüşmeye giden Ebû Lübâbe’nin bazı Yahudilerle yakın ilişkisi vardı. Ayrıca akrabalarından bazıları da orada bulunuyordu. Bu sebeple onlara, yanlış adamı hakem seçtiklerini söyledi, boğazını kesme işareti yaparak bunun kendilerini ölüme götüreceğini ifade etti. Fakat çok geçmeden yaptığından pişman oldu, bu yaptığını Müslümanlara hıyanet sayarak kendini mescidin direğine bağladı ve bağışlanıncaya kadar açlık grevi yapacağını söyledi. Dokuz gün bağlı ve aç yaşadı. Sonra Hz. Peygamber onun bağışlandığını açıkladı, elleriyle çözdü. O da kefâret olsun diye bütün malını dağıtmak istedi, Resûlullah’ın tavsiyesi üzerine bunu üçte bire indirdi. Açıklanan ayetin bu veya buna benzer başka olaylar üzerine nâzil olduğuna dair rivayetler de vardır (Kur’an Yolu, 2/681).
“Kendilerine hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez.” (Nisa, 4/107)






