
Sevgi medeniyetinde komşuluk.
Şimdilerde herkes nerede o eski komşuluklar diye yakınıyor olsa da halen İstanbul'un gizli kalmış küçük semtlerinde yahut Anadolu şehirlerinde bir şekilde yaşamaya devam ediyor bu kültür. Kırmızı Beyaz Dergisi kaybolmaya yüz tutmuş komşuluklarımızı okuyucuları için yazdı.
Osmanlı medeniyetinde mahalle de ailenin bir parçası, devamı gibiydi. Ailede çocukların İslami usul ve edebe uygun olarak yetiştirilmesine özen gösterilir, çocuklara doğru örnek olmak için her an edeb üzere bulunmaya dikkat edilirdi. Gerek evlerde, gerek sokaklarda... Evlerde, çocuklar dâhil kimse ayakta yemek yemediği gibi kimse sokakta dahi yemek yemezdi. Öyle ya açı var toku var... Bir zamanlar sokaklarda da kimse tıpkı evlerde olduğu gibi yüksek sesle konuşmaz, bağırıp çağırmazdı.
Osmanlı'da mahalleler, evlerin gelişigüzel serpiştirildiği yerleşim merkezleri olmaktan ziyade ve çok daha öte; güzel ahlak ve edebin uygulamalı olarak öğretildiği birer mektepti sanki. Hem mahalle sakinlerinin yaşayış ve halleri hem de evlerin bizzat kendilerinin öğrettiği çok şey vardı insana. Evet, sadece insanlar değil; evler de hal lisanıyla çok şeyler anlatırdı Osmanlı'da... Bir başka evin avlusunu yahut içini görecek şekilde ev yapılmazdı mesela. İffet ve mahremiyete, insana ve komşu hakkına saygının sadece mimariye yansıyan yönüydü bu.
Evlerin kapı tokmağında iki halka olurdu mesela. Birincisi; kalın ve büyük, genellikle aslan başı motifli. İkincisi; ince ve narin, çoğunlukla çiçek motifleriyle bezeli. Büyük olanla kapıya vurulduğunda kalın ve sert bir ses çıkar, evin içindekiler anlar ki; bir erkek misafir gelmiştir. Bu durumda kapıyı ya evdeki erkeklerden biri açar ya da mahremiyete uygun şekilde hanımefendilerden biri karşılamayı yapardı. İnce olan çalındığındaysa gelen hanımdır ve ona uygun bir şekilde kapı açılırdı.
Bazı evlerin kapılarında ay yıldız motifler olur, bundan şu anlaşılırdı: O evden biri hacca gitmiş. Allah'tan gitmeyenlere de nasib etmesi niyaz edilir, hacılara da ayrı bir edeple tazim gösterilirdi.
Yine cumbalı evlerin pencerelerinde ve kapılarında renk renk salkım saçak çiçekler, asmalar olur, bu çiçeklerin her birinin ayrı bir manası olurdu. Eğer pencerede sarı çiçek varsa; o evde hasta var demekti ve ne mahallenin çocukları o evin önünde oyun oynar ne de mahalleden geçen satıcılar yüksek sesle bağırırlardı. Eğer pencerede kırmızı bir çiçek varsa; “Bu evde evlenme çağına gelmiş bir genç kız var. Lütfen edebe dikkat edin.” manasına gelirdi...
Mahalleli birbirini tanır, bütün ilişkilerini saygı ve sevgi çerçevesinde yürütürlerdi. Mahalleli arasında bir anlaşmazlık çıktığında; mahkemeye gitmeden önce mahalle büyüklerinin hakemliğine başvurulur, çoğunlukla da mahalle büyüğünün tavsiyelerine uyularak, mesele mahkemeye gitmeden çözülmüş olurdu.
Mahallenin zenginleri, fakirleri koruduğu gibi fakirler de zenginlerin malına göz dikmezlerdi. Her mahallenin bir vakfı olurdu. Bu vakıflar mahallelinin katkı ve bağışlarıyla, evlenme çağına gelip de evlenemeyenleri evlendirir; geçim zorluğu yaşayanlara yardımda bulunur, mahallenin ortak ihtiyacını karşılamak için çeşmeler, mescitler yaptırırdı. Her mahallede sadaka taşları bulunur, bu taşlara para koyanlar da buralardan para alanlar da işlerini gece görür; ne sadaka veren kime verdiğini görür ne de sadaka alan Allah'tan başkasına minnet göstermek zorunda kalırdı. Bundan başka; zenginler tanınmadıkları mahallelerin bakkallarına gider, bakkaldan defterini çıkarmasını ister, çok borcu olup da ödeyemeyenlerin borçlarını sildirirlerdi.
Esnaf, siftahını yapınca müşteriyi siftah yapmayan komşusuna yönlendirir, müşterilere tıpkı ev ziyaretine gelmiş bir misafirmiş gibi davranılırdı.
İlk tahsil merasimlerinin perşembe günleri yapılması adetti. Okula yeni başlayacak çocuklar için toplu bir merasim düzenlenir; lokumlar, şerbetler, çörekler dağıtılır, ilahiler söylenirdi. Sonra çocuklar “Amin Alayı” eşliğinde okula kadar hep beraber götürülürdü.
Komşu ziyaretleri sıkça yapılır, böylelikle kimin, ne hali ne sıkıntısı var bilinir ve paylaşılırdı. Yeni taşınanlara hanımlar hoşgeldiniz ziyaretine gider, bayramlarda topluca kabristan ziyaretleri yapılırdı. Bilhassa Ramazanlar, evlerin cennet köşeleri halini aldığı müstesna zamanlardı. Konu komşu çağırılır, iftarlar birlikte açılır hatta bu iftarlara gayri müslim komşular da davet edilirdi. Gayri müslim olanlar dahi komşuluk adabına çok ama çok dikkat eder, Ramazanlarda açıkta ne kendileri bir şey yer ne de çocuklarının yemesine izin verirlerdi.
Komşular sevinçlerini olduğu gibi hüzünlerini de paylaşırlardı. Bayramlarda topluca kabristan ziyaretleri yapılır, mahalleden biri öldüğü vakit cenaze namazında herkes hazır bulunurdu. Cenaze evine ilk önce kıble istikametindekilerden başlamak kaydıyla bir hafta on gün yemek götürülürdü.
Misafirlik, konukların karşılamasından uğurlanmasına kadar her aşamada nezaket ve inceliğin gözetildiği, dostluk ve muhabbetin pekiştirildiği önemli bir müesseseydi bu kültürde. Misafirin rızkıyla birlikte geldiği, günahların affına vesile olduğu bilinir, tüm peygamberlerin ortak sünneti olduğu bilinciyle misafire ikramda bulunmak, yemek yedirmek, büyük bir şeref sayılırdı. Misafirler ziyarete gelişlerinde olduğu gibi ayrılışlarında da ev sahibinin müsaadesini isterler, konukların ayakkabılarının uçları eve doğru çevrilirdi. Böylelikle hem gelen misafirden hoşnut kalındığı, bir daha gelmelerinin beklendiği mesajı verilir hem de konuklar; ayrılırken sırtlarını ev sahibine dönmemiş olurlardı.
Şimdilerde herkes şehirleşmenin, site ve apartmanlaşmanın mahalle ve komşuluk kültürünü öldürdüğünden söz etse de; bütün suç, eskiden yan yana duran evlerin şimdi üst üste duruyor olmasında mı acaba?..
#Kırmızı Beyaz Dergi
#Komşuluk
#Sevgi






