
Osmanlı saraylarında bulunan hilalli yazılarla göze çarpan ve günümüzde çocukların 'ay dede'si olarak adlandırılan ay, hattatların da sıklıkla kullandığı bir imge haline geliyor. Prof. Dr. Zeki Kuşoğlu, Kur'an-ı kerim'de 27 kez geçen ayın İslamiyet'te ve Osmanlı'daki yerini Derin Tarih okurları için kaleme aldı.
Hilâl, Müslümanlığın ilk ve en önemli alametidir. Kelimenin aslı Arapça olup, Türkçesi 'ay', Farsçası 'mah'tır. Ancak hilâl Türkçede 'yeni doğmuş ay' manasında kullanılır.
Kur'an-ı Kerim'de 27 ayette ay kelimesi geçmektedir. Yine Kur'an-ı Kerim'de güneş ziyayı, sıcak ışığı, ay ise nuru ifade eder. Ancak Türklerin ayı Müslümanlıktan önce de edebiyatta ve sanatta kullandıkları bilinmektedir. Mesela Manas Destanı'nda Ay Çörek, Altun Ay, Ay Kız destan kahramanlarının adlarıdır.
İslamiyetle dillerine yeni zenginlikler katan Türkler, çocuklarına Ayfer, Tülay, Gülay adlarının yanında Hilâl, Hâle, Mehlika, Mehrû, Kamer gibi manaları ay olan isimler takmışlardır.
Efsaneye göre, Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey'in rüyasında, Şeyh Edebali'nin göğsünden çıkan ve hilâl şeklinde kendi göğsüne giren ay, rüya tabirinde Osman Bey'e cihan devleti kuracağının müjdesidir. O Osman Bey ki, göğsündeki bu hilâli bayrağına alamet yapmıştır.
Herhangi bir şey, bir sebebe dayanmıyorsa ve içinde niçin yapıldığı, neden kullanıldığı gibi soruları cevaplandırmıyorsa o şey gelişigüzeldir ve kıymeti yoktur. İşte kaynağını öncelikle Kur'an'dan alan hilâl, ebced hesabında harflerinin toplamının 66 etmesiyle de Allah lafzına rakam olarak eşit olmuştur.
O sebepledir ki Osmanlı Türkleri hilâli adeta gökyüzünden alıp yeryüzünün sultanı yapmışlardır.
Kaynağını Türkün inanç ve felsefesinden alan hilâl; bayrağında gururu, Hilâl-i Ahmer (Kızılay) ile insanlığa dar ve zor günlerinde yardımcı olarak merhamet ve şefkatini göstermiş, Hilâl-i Ahdar (Yeşilay) ile de tüm kötü alışkanlıklara karşı olan kurumları vücuda getirmiştir.
Buraya kadar hilâlin neden kullanıldığını anlatmaya çalıştık. Şimdi ise bu güzel şekle başka güzellikler nasıl katılmış ve başlıca nerelerde kullanılmış, onu görelim.
Plastik sanatları, aklın hünerle birleşmiş şekli olarak ifade etmek yanlış olmasa gerek. Bir başka deyişle, güzel akıl, güzel sanat yapar. Ancak bir güzel şekle bir başka güzellik eklemek çoğu zaman başarılı olmaz. O sebepledir ki sanatkârlar çoğu zaman ilk güzeli kendi yalın haliyle bırakırlar.
Türk hattatları büyük bir cesaretle ve isabetli bir kararla, hilâli yazı sanatı ile birleştirdiler. Bu beraberlik, usta hattatlar eliyle, hilâlin anatomisine zarar vermek bir yana, büyük bir hüner ve ustalıkla bütünleştirilerek adeta mükemmel tıraşlanmış pırlanta ile mıhlanmış ziynete dönüştürülmüştür.
Hilâl bu beraberlikle ahşap, taş, maden, kâğıt ve kumaş gibi çeşitli malzemelere uygulanarak, cemiyette güzele ve faydalıya dönük yerini aldı. Ayrıca bu manevî ve maddî güzelliği, hilâle başta Türk bayrağı olmak üzere kıymetli evrak, para, pul, tahvil, diploma, senet gibi resmî, gayrı resmî evrak üzerinde, ayrıca ayet, hadis ve güzel söz olarak da çeşitli istiflerle, levhalar yoluyla kullanım imkânı vermiştir.
Hilâlli yazılar için çoğunlukla Osmanlı sarayına has olan ve daha çok ferman, berat ve menşurlarda kullanılan, yarı şifreli ve İslâm dünyasında da Hatt-ı Türkî olarak bilinen Dîvanî yazı kullanılmıştır. İkinci sırayı ise anatomisi yine istif, yani kompozisyon yapmaya müsait olan Sülüs yazı almıştır.
Hilâl, yani yeni ay, Türk çocuklarının halen vazgeçilmez sevgilisidir. Ona büyük atasına hürmeten 'ay dede' derler. Hafızamda büyük annemden öğrendiğim ve çocuk iken hilâli görünce söylediğim, sonra da param bol olsun diye de cebimden çıkardığım paraya baktığım şu tekerleme capcanlı durur hâlâ: “Ay gördüm Allah, Amentü billah, Rızkımı bol et, Sevgili Allah!”






