Tavsiye niteliği taşımasına rağmen tepkiyle karşılanan Avrupa Parlamentosu Türkiye raporu bugün genel kurulda görüşülecek. Avrupa'nın dönüp kendisine bakmadığını söyleyen Dr. Cengiz Aktar, AB ile ilişkileri tıkanma noktasına getiren Kıbrıs sorunu artık BM'de değil AB'de çözülecek, diyor.
Avrupa, az buz değil, Türkiye'nin 200 yıllık yönü. "Batının ilmini fennini alalım ama kültürünü ahlâkını almayalım" sözü ise, hem Batının etkisinde ve ona hayran, hem de ona benzemekten korkan yani sarkacın iki ucu arasında kararsız kalanları yatıştırmanın dikkatli ve ayrıştırmacı, işe yarar formülü.
1952'de Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) olarak kurulan, daha sonra sırasıyla Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AAET), Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Birliği (AB) olan yapılanma, 31 Temmuz 1959'dan beri, Türkiye'nin üyesi olmak istediği bir yapılanma. 14 Nisan 1987'de tam üyelik için başvurdu Türkiye. 17 Aralık 2004'te Avrupa Parlamentosu, AB'nin Türkiye ile 3 Ekim 2005'te tam üyelik müzakerelerine başlamasını tavsiye eden raporu kabul etti. Ve resmi müzakere süreci bu tarihte başladı. Halen de devam ediyor.
Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Hollandalı Hıristiyan demokrat parlamenter Camiel Eurlings'in (AB'nin Türkiye ile tam üyelik müzakerelerine başlamasını tavsiye eden raporu da o yazmıştı.) kaleme aldığı Türkiye raporu bugün AP genel kurulunda görüşülecek. Üyelik için Ermeni soykırımının kabulünü şart koşan, buna bir de Pontus ve Asurilere yönelik soykırım iddialarını ekleyen raporun bağlayıcı özelliği yok, tavsiye niteliği taşıyor. Buna rağmen büyük tepki aldı, sert bir dille eleştirildi. Rapor yarın oylanacak. Asıl önemli olan Avrupa Komisyonunun İlerleme Raporu ise 8 Kasım'da açıklanacak.
AB Türkiye ilişkilerini, raporların anlam ve önemini, ilişkiyi tıkanma noktasına getiren Kıbrıs meselesini Dr. Cengiz Aktar ile konuştuk. Bahçeşehir Üniversitesi öğretim görevlisi, Vatan ve Turkish Daily News gazetesi yazarı Aktar, 1989'dan bu yana AB'nin derinleşme ve genişlemesini bu süreçlerin içinde bilfiil yer alarak izliyor.
AP, Avrupa kurumları arasında dilinin kemiği olmayan kurumdur, ağzına geleni söyler, bu sebeple de pek ciddiye alınmaz. Ama bu demek değil ki söyledikleri tamamen yanlış. Önemli olan AP dış ilişkiler komitesinin böyle bir rapor yazmaya nasıl cüret ettiği.
Cüret, çünkü raporu kaleme alan Camiel Eurlings Türkiye'ye çok sıcak bakan bir çocuk değil. Türkiye'yi hiç bilmezdi, biraz biraz öğrendi. Parlamentoda da bıkkınlık var. Rapor yapıcı değil, yol göstermiyor. Sadece o yanlış, bu eksik, şu gedik diyor.
Rapor ciddi olsaydı, birincisi, bu kadar aşırı ve anlamsız ifadeler içermez, taleplerde bulunmazdı. İkincisi, AB tarafının Türkiye'nin üyelik süreci konusundaki eksiklerini de dile getirirdi. Sanki bütün suç Türkiye'deymiş gibi bir tavır içerisinde. Avrupa kurumlarının Türkiye'ye hazırlık desteği, mali desteği çok zayıf. Türkiye diğer adayların aldığının 6'da 1'ini alıyor. Türk insanı AB'yi tanımıyor. AB komisyonunun şehirlerde icrai mesuliyetleri olan bürolar açması lazım oysa. Bunlardan bahsetmiyor bir de, üçüncü bir tarafmış gibi konuşuyor. Abuk sabuk bir rapor yani.
Süryani ve Pontus Rumları ifadesi kalkar belki.
Türkiye'deki AB karşıtlığını cesaretlendirir, o kadar.
O iş ciddi çünkü onun bir çetelesi var. Türkiye şunu yaptı, bunu yapmadı, bunu yapmak istemiyor, diye ayrıntılı bir rapor yazılacak. Bu defa 200 sayfayı geçer diye düşünüyorum. Rapordakiler önemli çünkü genişlemenin icracısı komisyon, parlamento değil. Konsey, yani son kararı veren politikacılar Türkiye'ye o rapor üzerinden bir şeyler söyleyecekler. İyi gidiyor, gitmiyor, gibi.
Rapor, Türkiye'nin gümrük birliği çerçevesinde imzaladığı, AB'nin üyelerine gümrük birliğini yayan teşmil eden ek protokolün onay ve uygulanması konusunda Türkiye'nin eksikliklerinden söz edecek. Onay sürecinin gerçekleşmediğini, uygulamanın da olmadığını, yani havaalanlarının ve limanların açılmadığını yazacak
Hükümet başından beri bu konuda çok sıkı duruyor. Baştan aşağıya destekliyorum. Burada verilmiş bir söz var çünkü. 2004 Nisan referandumdan sonra AB, Kıbrıs Cumhuriyeti de dahil 10 ülkeyi üye almadan önceki hafta, "Referanduma evet diyen Türk tarafını cezalandırmaktan vazgeçelim. Ekonomik dışlanmışlıklarını sona erdirecek girişimlerde bulunalım" dedi ve Serbest Ticaret Tüzüğü paketini kabul etti. Bir hafta sonra Kıbrıs Cumhuriyeti AB'ye üye oldu ve hepsi rafa kalktı! Şimdi Türkiye diyor ki "Limanları açarım ama sen de sözünü tut." Türkiye'nin ve Kıbrıs Türk tarafının yapacağı bir şey yok. Top onlarda.
Şöyle yansıyor: Gümrük birliğini ilgilendiren doğrudan 3, dolaylı 4 başlık, toplam 7 başlık fiilen dondurulmuş durumda. Müzakereye açılırlarsa Kıbrıs Cumhuriyeti muhakkak veto edecektir. O yüzden o konularda adım atılamıyor. Ayrıca Kıbrıs Cumhuriyeti isterse gümrük birliğiyle alakası olmayan başlıkları da veto edebilir ya da açılmalarına razı olmaz. O zaman büyük kriz çıkar. Bu Türkiye ile müzakereler artık devam etmiyor anlamına gelir ki, bence Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan da dahil hiçbir ülke, Türkiye ile böyle bir krizi, hele ki böyle bir zamanda göze alamaz.
Bunu senelerdir söylüyorum. Çünkü Türkiye üyesi olmak için AB ile müzakere eden bir ülke. Kıbrıs Cumhuriyeti ise AB üyesi. Bu mesele haliyle AB üzerinden hallolacaktır artık. Bunu görmezden gelip BM çerçevesinde çözelim demek mümkün değil. Bir yanlış yapıldı, bölünmüş bir ada üyeliğe kabul edildi ama o yanlış yapıldı artık. Türkiye tarafı da çok yanlışlar yaptı vaktiyle. Artık ortada AB ile göbekten bağlı bir mesele var. Dolayısıyla 1974'ten beri olduğu gibi bunu BM'e ihale etmenin bir anlamı yok. Bu işin siyasi vechesi. Bir de işin teknik vechesi var. Eğer günün birinde bu talihsiz adaya bir çare bulunacaksa AB'nin tatbik ettiği bölgesel politikalarla olabilecek.
Kıbrıs'ta fiilen, hatta hukuken iki bölge var. AB'de de birbirinden farklı ekonomik sosyolojik verilere sahip bu tip bölgeler, AB'nin bu bölgeler için bir politikası var. Çare olarak AB çerçevesinde bölge temelli bir federasyon çok anlamlı duruyor bence. Annan planı ve BM'deki kurumsal hafıza çözümde elbette yardımcı olacaktır çünkü meselenin kurumsal hafızası New York'ta, Brüksel'de değil. Ama çözümün adresi bence New York değil artık Brüksel. Bunu Yunan tarafı da, Rum tarafı da, hatta BM genel sekreterin kendisi de böyle söylüyor. Kofi Annan'ın kendisi bile Annan planından bahsetmiyor. Buna ilaveten 20 Temmuz'daki kutlamalarda Tayyip Bey de "Annan planı hukuki süreçten çıkmıştır artık" dedi. Bir taraf reddetmiş, ısrarın manası yok demeye getiriyor. AB'nin Kıbrıs konusunda bilgi birikimi, hafızası yok. Kolay olmayacak o yüzden ama başka çare de yok. İstemesek de istemesek de AB için Kıbrıs pazarlık konusu haline gelmiş durumda.
AB'nin bu ülkeye en büyük katkısı, güvenliğin askerden değil toplumdan geçecek olmasını garantiye almasıdır. Türkiye bu işi becerirse, laik rejimini ve örnek sistemini korumak için askeriyeye ihtiyacı olmayacak. Toplum tek başına koruyabilecek.
İlişkiler iyi değil. AB tarafında Türkiye'nin önünü kesmeye çalışan ülkeler var. Bunlar Fransa, Avusturya, Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti, zaman zaman Danimarka, Hollanda, Macaristan ve Slovekya. Buna mukabil burada da 2003, 2004'teki heyecan yok. Ankara'da müzakereyi götürmek durumunda olan yapı yetersiz. Eşgüdüm eksik. Coşku yok.
Tarama süreci iyi gidiyor diyorlar ama aksi mümkün değil ki zaten. Teknik bir süreç bu. AB tarafı da, aday ülke tarafı da kendi mevzuatını anlatıyor. Şiir okur gibi. Taramadan sonra adayın neyi eksik gedik, hangi takvim uyarınca ne yapacak bunu söylemesi gerekiyor. Türkiye söylemiyor. Dolayısıyla müzakereler iyi gitmiyor. İlerleme raporunda yazılacak bunlar.
Başka işi var Ali beyin. AB tali, ikinci işi. Bu işe sarılmak için yeterli vakti yok.
Avrupa kolay değil, zor bir konu. 25 ülke, bilmem kaç tane kurum var. Bu biraz da bilgi görgü işi açıkçası. Ali Bey İMF işlerinden daha iyi anlıyor kanaatimce. İyi niyetle bir şeyler yapmaya çalışıyor ama kendini diğer konuya verir, burada da onun yerine başkası gelirse bence çok daha iyi olur.
Türkiye'yle ilgili bilgi noksanlığı ve ön yargı var. Türkiye Avrupalılığı hatta Avrupalı istikbali sorgulanan bir aday. Bu rencide edici ama emin olun müreffeh Avrupalı, zamanında İspanya'yı da, Portekiz'i de, Yunanistan'ı da istemiyordu. Orta Avrupalılara da koca bir kucak açmadılar. Pedagojik bir yaklaşımla bilgilendirme yapmak gerekiyor.
Bu reaksiyonlar doğal. Arkasında AB'nin görünür olmaması yatıyor. AB Türk insanının gözünde kocaman bir sopa. Havuç hiç yok. Avrupalılar bunu anlamak istemiyorlar işte ve işin tüm vebalini Türkiye'ye yıkmış durumdalar.
Avrupa'nın eline bu tip fırsatlar vermememiz gerekiyor. Ana muhalefet partisi lideri çıkıyor "301 AB'nin kendisinde de vardır" diyor. Doğru değil bu. Gelişmiş Batı demokrasilerinin hiç birinin ceza yasasında bu tip bir madde yok. Bu madde tipik bir "devleti vatandaşa karşı koruma maddesi"dir. Son derece de muğlak. Maalesef hakimlerimizin çoğu eleştiriyi hakaret olarak algılıyor ve bu yüzden Türkiye yazarını çizerini düşünürünü mahkeme önlerinde süründürüyor. Abdullah beyin de söylediği gibi, kendi ayağımıza ateş ediyoruz. Hatta mitralyözle tarıyoruz. Bu yasayı ıslah etmek mümkün değil. İlga edilmeli. İnsan Haklarını İzleme Platformunun çalışmasına göre 15 kişi bu maddeden hüküm giymiş durumda. Eminim ilerleme raporu beraatler gibi bunlardan da bahsedecek.






