Ünlü Amerikalı yazar Scott Fitzgerald'ın 1920'lerde kaleme aldığı “Benjamin Button”, seksenli yaşlarında bir bebek görünümünde doğup, biyolojik olarak gençleştikçe ruhen yaşlanıp olgunlaşan bir adamın öyküsünü görkemli bir sinema diliyle beyazperdeye aktarıyor.
Gizemli bebek Benjamin'in (Brad Pitt) annesi onu dünyaya getirirken ölür. Kahramanımız, doğduğu andaki ürkütücü görünümü nedeniyle babası tarafından da reddedilecek ve New Orleans'taki bir emekliler evinin kapısına bırakılacaktır. Burada yarı alaycı, yarı ilgi dolu bakışlar altında “büyüyen” Button, yıllar geçtikçe insanları irkilten o aşırı çökük görüntüsünden kurtulup önce orta yaşlı bir adama, ardından da yakışıklı bir delikanlıya dönüşür. Biyolojik yaşı tersine işlemekle birlikte, bu alışılmadık süreçte hayatın diğer bütün kuralları onun için de aynen geçerli olacak; acılar, sevinçler, aşklar ve ihanetlerle bezeli dopdolu bir ömür sürecektir.
“Yedi”, “Oyun” ve “Dövüş Kulübü” gibi özgün yapıtlarla 1990'larda ortalığı birbirine katan, ancak 2000'lerde ise beklenmedik bir biçimde duraklayan yönetmen David Fincher, tıpkı filminin tersine yaşayan kahramanı gibi, bu yeni filmiyle son yıllarda kariyerinde gözlenen duraklamayı tersine çevirip adını yeniden Hollywood'un zirvelerine yazdırmayı başardı. Baş kahramanının Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarından 21'inci yüzyıla uzanan karmaşık öyküsü ve bu öykünün destansı nitelikteki sinemasal yorumuyla, gösterildiği bütün ülkelerde büyük sükse yapan “Benjamin Button”, önümüzdeki Oscar töreninde de ödül masasının üzerindeki belli başlı bütün heykelcikleri silip süpürecek gibi görünüyor. Doğal mucize görünümündeki bir adamın, yaşadığı “tersine ömür” süresince karşısına çıkan kişilerin ve yerlerin, bulduğu ve kaybettiği aşkların öyküsünü, hayatın keyifleri ile ölümün hüznünü ve zamanın ötesine uzanan diğer insancıl duyguları son derece sürükleyici bir sinemasal serüvene dönüştüren bu film, Oscar töreni öncesinde salonlarda gösterime sunulan filmlerin kalitesindeki hızlı yükselişe paralel olarak, bu hafta sonu vitrine çıkan yapıtlar arasında, “Beşir'le Vals” ile birlikte bizce en önemli ikinci çalışma. Bazı benzer yönleriyle “Yeşil Yol” ve “Forrest Gump”ı çağrıştıran bu yüksek kaliteli fantastik sinema örneği, erişkin sinemaseverler tarafından mutlaka görülmeli…
1964 yılı; New York'un belalı mahallesi Bronx'daki St. Nicholas kilisesi… Karizmatik rahip Brendan Flynn (Philip Seymour Hoffman), korkunun ve disiplinin gücüne yürekten inanan rahibe Aloysius Beauvier'in (Meryl Streep) ateşli bir şekilde savunduğu katı gelenekleri yıkmak için çaba göstermektedir.
Ülkenin politik iklimindeki değişim rüzgârlarının kilise câmiasını da etki altına almasıyla, okula ilk kez Donald Miller adlı siyah bir öğrenci kabul edilmiştir. Geleceğe umutla bakan genç ve masum rahibe James (Amy Adams), rahip Flynn ile ilgili bir şüphesini rahibe Aloysius ile paylaşarak, Flynn'ın Donald'a karşı “aşırı bir yakınlık gösterdiğini” anlatır. Bu önemli iddia ve suçlama üzerine harekete geçen Rahibe Aloysius da gerçeği ortaya çıkartmak ve Peder Flynn'ı okuldan attırmak için büyük bir mücadele başlatır. Bayan Aloysius artık Flynn'a karşı müthiş bir irade savaşına kilitlenmiştir. Bu sert mücadele ise hem kilise, hem de okul üzerinde yıkıcı sonuçlar doğuracaktır.
“Şüphe”nin yönetmeni John Patrick Shanley, filminin öyküsünü şu cümlelerle anlatıyor:
“Bu yapıtın konusu sonbahar üzerinedir. Burada sonbahar derken yalnızca yılın bu mevsimini değil, metaforik bir biçimde, belirli bir çağın sonbaharını da kastediyorum. Bir zamanlar parlak ve yeşil olan fikirler artık kahverengiye dönüşmüş ve toprağa düşmüştür. Bunlar, yepyeni bir çağın taze fikirleriyle yer değiştirmek üzeredirler. Bu da yeni bir kültürün gelişidir. Bunu özellikle iç mekân sahnelerinde sürprizlerle dolu bir renk kullanımıyla vurguladık.”
“Şüphe”, her ne kadar, anlattığı öykünün tezlerinin bazı noktalarına kişisel olarak katılmıyor olsak da, özellikle iki büyük başrol oyuncusu Streep ve Hoffman'ın gösterişli performanslarından güç alan, sanat yönetimi olarak da kayda değer bir çalışma. Kilise kurumundaki hiyerarşik yapı, bu kuruma yüzlerce yıldır egemen olan hassas güç dengeleri ve Hıristiyanlıkta modernite ile geleneğin çatışması üzerine genel geçer bilgilerin ötesinde daha derinlemesine fikirler edinmek isteyenler ilgiyle izleyebilir.
Skeeter Bronson (Adam Sandler) çok sıkı çalışan, dur durak bilmeyen bir otel görevlisidir. Çalıştığı otelin sahibi bir zamanlar babası olmakla birlikte, baba Marty Bronson (Jonathan Pryce) iyi bir işadamı ve işletmeci olamadığı için oteli başkasına satıp elden çıkarmak zorunda kalmıştır. Ancak Marty otelin yeni sahibi Barry Nottingham (Richard Griffiths) ile yaptığı anlaşmaya, oğlu Skeeter yetişkin bir insan olunca otelin işletmeciliğini üstlenmesi şartını koymuştur. Kahramanımız da ileride o büyük günün geleceğini hayâl ederek, hiç durmaksızın geceli gündüzlü çalışmaktadır.
Skeeter, iki küçük yeğeninin akşamları yatmadan önce okudukları kitapları beğenmediği için, onlara uyku öncesinde masallar anlatmaya başlar. Bütünüyle kendi hayâl gücünün ürünü olan bu “ânında sallama” türündeki öykülere arada sırada yeğenlerinin de katkıda bulunmasına izin verir. Kimi zaman Vahşi Batı'da, kimi zaman uzayın derinliklerinde, kimi zaman da Orta Çağ'da ya da Antik Yunanistan'da geçen masallarının gizemli şekilde gerçeğe dönüşmeye başlaması üzerine kahramanımızın hayatı bir anda altüst olacaktır.
Beyazperdede “Amerikan sinemasının Recep İvedik'i” olarak tanımlanabilecek bir mizah anlayışının temsilcisi olan Adam Sandler, bir önceki filmi “Zohan'a Bulaşma”da banalliğin resmen dibine vurmuştu. Popüler aktör, büyük ölçüde genç izleyicileri hedefleyen bu yeni çalışmasında kendisini frenlemiş ve gerek kaba saba sözler gerekse aynı tarz durumlara dayalı geleneksel çizgisini bir nebze olsun derleyip toparlamış. Ancak, eskilerin “Alışmış kudurmuştan beterdir” sözünde vurgulandığı gibi, bu “ince ayarlı” komedi filminde de zaman zaman Sandler'ın hırt mizahının o bildik numaraları sağdan soldan ansızın çıkıveriyor.
İlköğretim çağı çocuklarını uzak tutmak kaydıyla, tek başına da aile olarak da izlenip hoşça vakit geçirilebilir. Fakat, salondan çıkar çıkmaz hafızadan sabun köpüğü gibi uçup gidecek bir öykü olduğunu en baştan kabullenmek kaydıyla…
Esmer tenli ve kara saçlı Dünya (Maryam Hassouni), İslâmî bir terbiye altında ve Arap gelenekleri eşliğinde büyümüş Faslı bir genç kızdır. Yakın arkadaşı sarışın Desie (Eva van de Vijdeven) ise peynir, tahta nalınlar ve laleler kadar tipik bir Hollandalıdır.
Dünya, 18'inci yaş gününde, ailesinin onu kuzeniyle evlendirmek istediğini öğrenir. Fakat, bu fikir ona hiç de cazip gelmemektedir. Bu esnada Desie de hamile kalmış ve konuyu babasıyla görüşmeye karar vermiştir. Babasının Fas'ta yaşadığını öğrenen Desie, onu bulmak üzere Dünya'yla birlikte bu Müslüman ülkeye doğru serüven dolu bir yolculuğa çıkar. Ancak Fas, Hollanda'dan her anlamda farklı bir ülkedir. Yolculukları boyunca yüz yüze kalacakları kimi olaylar, onları hayatları üzerine yeniden düşünmeye ve yeni kararlar almaya sevk edecektir.
Hollandalı kadın yönetmen Dana Nechushtan'dan, feministlerin 1990'lar boyunca baş tacı yaptıkları Ridley Scott klasiği “Thelma ve Louis”e açık öykünmeler içeren, tıpkı adının oluşumu gibi baş karakterini de aynı şekilde iki kadının oluşturduğu bir yol serüveni… Film, aynı adı taşıyan ve yine aynı oyuncuların başrollerini üstlendikleri bir televizyon dizisinden beyazperdeye uyarlandı.
İlk yarısında İslâm dinine ilişkin Avrupalı oryantalist bakış açısının bütün beylik önyargılarını bünyesinde barındıran ve bunları zaman zaman dışa vuran “Dünya ve Dessie”, sonrasında ise finale doğru “batılı izleyiciye uzak ve anlaşılmaz gelen bu kültürün de kendi içinde tutarlı olduğu” noktasına vararak, öyküsüne -fon olarak kullandığı ülkenin kültürel değerlerine saygısızlık etmeden- son noktayı koymayı başarıyor. Özellikle batılı kadınlar açısından son derece anlaşılmaz bir din olan İslâm'ın kendi içindeki bütünselliği ve vaaz ettiği yüksek adalet duygusu, hiç kuşkusuz ki ne ayaküstü bir sohbette, ne de hafif meşrep bir yol filmi üzerinden lâyıkıyla kavranabilir. Ancak, kolay tüketilir kategorideki böylesi filmleri de en azından kültürler arasında bazı insancıl paslaşmalara ve önyargıları kırıcı nitelikte görüş alışverişlerine zemin hazırlamaları nedeniyle belli ölçüde yararlı görmekteyiz. Hele de Amerikan sineması 11 Eylül'den sonra ürettiği kimi politik serüven filmlerinde İslâm-Arap karşıtlığını paranoya düzeyine çıkarmışken, Avrupa kıtasında ise “İslâm dünyasında olup bitenleri doğru düzgün anlamaya çalışan filmler” yapılmasını desteklemek artık çok daha anlamlı ve elzem hâle gelmişken…
“Dünya ve Dessie” de kültürlerarası çatışmalara göndermelerle dolu öyküsü, birbirinden güzel Fas görüntüleri ve kimi ince esprileriyle ilgiye değer bir Avrupalı film olarak, özellikle genç kuşakları günümüzün acımasız metropol düzeninde giderek paslanan karşılıklı hoşgörü duygusu üzerine yeniden düşünmeye zorlayabilir.









