Genç yönetmen Onur Ünlü'nün büyük umutlarla beklenen ilk filmi 'Polis', kimi anlarda özgünlük çıtasının üzerinden rahatça atlamayı başarırken, bir bütün olarak bakıldığında ise hayâl kırıklığına yol açan çeşitli biçim ve içerik sorunlarıyla dolu...
İstanbul Emniyet Müdürlüğü Cinayet Masası'nda görevli tecrübeli polis memuru Musa Rami (Halûk Bilginer), deli cesaretiyle tek başına giriştiği kanlı bir operasyonda, kolları en yukarılara kadar uzanan kudretli bir mafya ailesinin küçük oğlunu öldürür ve bu cüretinden dolayı da ailenin diğer mensuplarının boy hedefine dönüşür.
Bir yandan kendisini ve sevdiklerini yok etmeye and içmiş mafya üyeleriyle kıyasıya boğuşan yaşlı kahramanımız, öte yandan da beyninde iri bir tümor olduğunu öğrendiğinde büsbütün yıkılır ve geriye kalan sayılı günlerini naif bir “aşk”la anlamlandırmak ister. Ancak kader, bu egzantrik kanun adamına aşkına karşılık bulmada da sevdiklerini hayatta tutabilme konusunda da zerre kadar bonkör davranmayacaktır.
Nasıl, bu hafta sonunun en sansasyonel filmini -tek kelimesi bile basın bülteninden alıntı olmayan- bu özgün cümlelerle özetleme çabam, göze ve kulağa pek fena gelmiyor değil mi?
Tıpkı, özetini hazırlarkenki iyi niyetim gibi, yönetmen Onur Ünlü'nün “Polis”ini galasında görmeye giderken de kendimi daha ilk filmde hedefi onikiden vurmuş dahice bir “başyapıt” izlemeye iyiden iyiye şartlandırmıştım. Çünkü tanıtım süreci başladığından bu yana gelen bütün haberler hep bu yöndeydi. Ancak, üzüntüyle belirtmeliyim ki son zamanlarda, lehine alabildiğine olumlu bir önyargıyla donanmış olarak koşup gittiğim hiç bir yerli ya da yabancı film, bende bu kadar yoğun bir soğuk duş etkisi yapmadı.
Oysa, dediğim gibi, izlemeden önce, bu yapıta ilişkin herşey dışarıdan son derece güzel, anlamlı ve de yerli yerinde gözüküyordu. Bir tarafta, Türk sinemasının halihazırdaki en başarılı erkek oyuncusu Halûk Bilginer'in dayanılmaz cazibesi; öte tarafta, “Türk polis teşkilâtı mensupları” gibi, ulusal sinemamızda bu güne kadar -devlet onaylı bir dizi karton karakterden öte- doğru düzgün hiç ele alınamamış bâkir bir arazi ve -elin oğlu biraz daha ucuza çıksın diye video kameralara dayanırken- 35 mm pelikül ile çalışabilecek ekonomik gücü yakalamış iddialı bir ekip…
Buna karşılık “Polis”, yola çıkarken elde “olay örgüsü” ve “kahramanlarının kişiliği” üzerinde titizlikle durulmuş, her sahnesi nakış işler gibi örülmüş esaslı bir senaryo olmaksızın, salt oyunculukla, kamerayla, kurguyla, ışıkla ve de müzikle yapılabilecek her türlü atraksiyonun, perdeye yansıyan “nihai ürün”ü ancak bir yere kadar kurtarabileceğinin âdeta ibretlik bir örneği gibi…
Halûk Bilginer'in ve kısmen de (platonik aşkı rolündeki) Özgü Namal'ın alabildiğine iyi niyetli oyunculuklarına karşılık, film (bu iki karakter de dahil olmak üzere) ne iyileri ne de kötüleriyle bir tek karesinde bile inandırıcı olmayı başaramıyor. Bütün bu hengâmeden sonra sinemayı terk ederken aklınızda kalan ise “topyekün bir başarı”dan ziyade, kendi içinde görece iyi oynanmış ve çekilmiş küçük küçük sinemasal anlar…
Zorluklar içinde üretilip salonlara ulaşan Türk filmlerini batılı rakipleriyle aynı klasmanda değerlendirip acımasızca eleştirmeyi gerçekten hiç sevmiyorum. Bunu da pek sık yaptığım söylenemez. Ancak, “reel” olmakla “sürreel” olmak arasında kararsızlık içinde savurulup duran, kabuğu böylesine cilalı ama altı çok zayıf bir senaryoyu da onun bunun ağzının içine bakarak türetilmiş iktibas bir beğeni duygusunun eşliğinde “Ay, her karesi müthişti, izlerken öldüm bittim, mahvoldum” diye göklere çıkarırsam, yıllardır ekmeğimi kazandığım işime ve çeyrek yüzyıllık sinemaseverliğime açıkça ihanet etmiş olurum.
Yukarıdaki satırlarda, “Polis”teki küçük küçük “başarı adacıkları”ndan söz etmiştim sizlere… Bunlar sinemamız adına gerçekten de hoş ve sıçrama anlamına gelebilecek artılar. Sözgelimi, ruhsal sorunları olan kız evladın trajik ölüm sahnesi “etkileyici özel efekt üretme kabiliyetimiz” adına, dede ile torun Rami'lerin sahildeki toy mafya mensubuna haddini bildirdikten sonra otomobilde yaptıkları muhabbet ise hayata çok yakın duruşuyla, “muzip ve eğlenceli diyaloglar yazabilme kapasitemiz” açısından bir hayli umut vericiydi. Ancak, film, istisnasız her anında bu kalite düzeyinde akıp gitmiyor ne yazık ki. Öyle ki ağır bir başrol üstlenen Bilginer'in bile öykünün her bölümünde aynı formu tutturduğu söylenemez. Hele bir de filmin dörtte birinin açıkça “flû” çekilmiş olması gibi feci teknik sorunlar var ki onlara hiç girmemeyi yeğliyorum.
Sayfamızın baskılı nüshasındaki yazı sınırlarımız belli; hele de siyah-beyaz ve künyeli sayfalara düştüğümüz haftalarda bu alan daha da daralıyor. Siz en iyisi tam olarak ne demek istediğimi bu eleştirinin internet sayfamızdaki daha geniş kapsamlı versiyonundan okuyun ve “Polis”i bir de orada madde madde dikkati çektiğim hususlar eşliğinde izlemeyi deneyin. Bunlar, biçim, içerik ve tekniğe ilişkin aksamaları gözler önüne seren dostça sorular…
Sonuç olarak, asla “Bu filme gitmeyin” demiyorum. Aksine, kimi yönleriyle cesur bir deneme olarak mümkün olduğunca çabuk izleyin derim Onur Ünlü'nün bu ilk çalışmasını. Ancak, o her zaman savunageldiğim “Perdeye yalnızca bakmakla yetinmeyin, perdedeki görüntüyü doğru okuyun” kuralı doğrultusunda gerçekleştirmeye çalışın “izleme” eyleminizi…
O zaman, bir “Türk sineması dostu”ndan gelen bu acı eleştiriyle neyi kastettiğim sanırım çok daha iyi anlaşılacaktır.
Her film, biçim ve içerik açısından şu ya da bu oranda kusur içerebilir. Bu kusurların azlığı ya da çokluğu yönetmenin donanımı, birikimi ve vizyonuna olduğu kadar elindeki bütçeye de bağlıdır. Çünkü sinema oldukça pahalı bir sanat. Hele de söz konusu olan, batılı meslektaşlarına göre çok daha sınırlı mâlî koşullarda çalışan Türk yönetmenleriyse, beyazperdede günahlar ve sevaplar söz konusu olduğunda bu sayfadaki “kayırma” ibremiz öteden beri hep kendi sanatçılarımızın tarafına dönük olageldi.
Bir örnek vermek gerekirse, 2005-2006 sezonunun en parlak Türk filmi olarak kabul edilen “Babam ve Oğlum”da da -özellikle diyaloglarda- kimi kusurlar göze çarpmaktaydı. Sözgelimi, 12 Eylül 1980 sabahında bir askerî kamyon kahramanımızı ıssız bir parkta, kucağında yeni doğmuş oğlu, yanında da kan kaybından ölmüş karısıyla, şok geçirir bir durumda bulduğunda, kamyondan inen asker perişan durumdaki muhatabının “Herkese ne oldu böyle, neden sokaklarda hiç kimse yok?” sorusuna “Darbe oldu hemşehrim” diye cevap verir. Bu ise Çağan Irmak'ın bilinçaltına iyice yerleşmiş geleneksel “sol” bakıştan kaynaklanan, son derece gerçekdışı bir diyalog cümlesidir. Çünkü bu ülkede askerler yönetime el koyma eylemlerine “darbe” değil, “ihtilâl” derler. Türk ordusunda, acemi erinden genel kurmay başkanına kadar uzanan emir-komuta silsilesinde, yaptığı işi “darbe” diye adlandıracak bir tek üniformalı personel bile bulamazsınız. Böyle bir cevap, askerî kesimin, anayasal düzeni yıkan müdahalelerinin ardında kararlılıkla duruş mantığına da temelden aykırıdır. Onlar, “vatanı çöküşten kurtarmak için darbe değil, ihtilâl yapar ve yönetime geçici el koyarlar.”
Ancak, anılan filmin artıları eksilerine göre öylesine fazlaydı ki izleyiciler de eleştirmenler de -olması gerektiği üzere- bu tür eksileri geniş bir hoşgörüyle karşıladılar. Bu duygusal yapıtı tanıttığım hafta ben de tereddütsüz aynı şeyi yapmıştım.
Ancak, bir film, ciddi bir bütçe ve ekip sorunu olmamasına karşın, sırf kurgusu ve senaryosuyla “farklılık yaratmak” ya da “sofistike laflar etmek” adına izleyicisini suistimal etmeye kalkıştığında benim de -yeterince dikkatli bir sinemasever olarak- tepem ister istemez atıyor.
Olay örgüsünün akışı itibarıyla hiç de “sürreel” olma iddiası taşımayan, aksine “sert-gerçekçi” bir edâda başlayıp aynı şekilde de biten “Polis”te, aşağıda sayacağım garipliklerin anlamı ve mantığı nedir?
Bu filmi yazıp yöneten ve şu ana dek basına yaptığı açıklamalarda da iddiasından hiç ödün vermeyen sevgili Onur Ünlü ile yapıtını -nasıl seyrettiklerini anlayamadığım bir şekilde- ölçüsüz övgülere boğan kimi meslektaşlarım aşağıdaki sorulara tatminkâr birer cevap verirse, ben de burada bütün okurlarımın önünde söz veriyorum, gelecek haftaki manşetimi gelen cevaplara ayıracağım:
1) İstanbul'da geçtiği her karesiyle apaçık belli olan bir öyküde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü binasını “Emniyet Teşkilâtı” gibi garip bir tabelayla simgelemenin mantığı nedir? Eğer ki bu -yönetmenin bir konuşmasında ileri sürdüğü üzere- izleyiciye söz konusu kurumu biraz daha simgesel, düşsel ve muğlak bir havada sunmak amacını taşıyorsa, o durumda Rami'nin platonik aşkına Türk kahvesi pişirirken arka planda çok net biçimde görünen (ve herbirinin renkli fotokopiden aynı gün çıktığı gayet belli olan) yarım düzine dolayındaki “İstanbul Emniyet Müdürlüğü” antetli takdirname belgesi ne demek oluyor?
2) Bu ülkede Emniyet binalarının resmî isimleri, o binaların üzerine sıradan bez afişlerle mi asılır?
3) Bu tür kalabalık kadrolu polis merkezlerinde takım elbise ve parlak renkli kurusıkı tabancalarla dolaşan 20'li yaşlardaki bıyığı terlememiş sivil görevlilerin haricinde, hiç yaşlı ve üniformalı polis bulunmaz mı?
4) Türk Emniyet Genel Müdürlüğü'nün hiyerarşik yapılanması içinde, ne zamandan beri rütbesiz polis memurlarına özel oda ve metal isimlikli makam masası verilmektedir?
5) Ülkemiz memuriyet mevzuatında, 63 yaşına ulaşmış memurların aktif polisliğe devam edebilme şansları var mıdır? Bu da bir yana, Türkiye'nin en bakımlı erkeklerinden biri olan Bilginer'de 63 yaşında bir polis memuru havası yakalayabilen var mıdır?
6) Film kurgu masasındayken, pencereden atlayarak ölen (ya da öldürülen) kadın kahramanın morgta geçen planda en abartılı şekliyle nefes alıp verdiğini, ona odaklanmış sahnede yüzünü gözünü oynattığını gören bir tek ekip elemanı bile olmamış mıdır? Bizler, yani gala sırasında Profilo AFM sinema salonunda bulunan bütün izleyiciler bunu oldukça net biçimde gördük de…
7) Aynı morg sahnesinde, polis kahramanlar önce morgta, sonra olay mahallinde, sonra bir kez daha morgta karşımıza çıkarken, apartmanın önünde sorulan “Sen ne diyorsun bu işe doktor?” sorusuna doktorun bundan saatler sonrasına (ya da kurguya göre öncesine) denk gelen keskin bir sıçramayla morgta cevap vermesinin, gerçek zamanlı soru ve cevap cümleleriyle akan böyle bir sahnede ardışık biçimde sıralanma mantığı nedir?
8) Olaydan topu topu bir saat sonra geçen bu sahnede, Bilginer'in olaya “tecrübe abidesi polis” gözlüğüyle bakan o pişkin tavırlarını, kızı biraz önce intihar etmiş yaşlı (ve de cuma namazlarını hiç kaçırmayacak kadar dindar) bir adamın tepkisi olarak mı kabul etmeliyiz, yoksa ruhu olmayan bir “beton”un standart refleksi mi? Tabiî, aynı soru, kırk yıllık meslektaşlarının kızının öldüğü bir olay mahallinde sıradan bir faili meçhul araştırması yapar edâdaki diğer bütün ekip arkadaşları için de geçerli…
Başta Musa Rami olmak üzere, -yönetmenin bize sunduğu temel verilerden hareketle alabildiğine duygusal kişiler olduklarını varsaydığımız- bunca karakterin film boyunca sergilediği yığınla sevgisizlik gösterisi ve duygusal donukluk durumu nasıl açıklanabilir?
9) “Köprü altındaki pilavcı arabasının yanında tezgâha serilmiş tam otomatik silahları alenen satan, bunları da meyve gibi kese kâğıdına koyup teslim eden adam” figürüne gerçek hayatta rastlama ihtimalimiz nedir?
10) Başta yönetmen olmak üzere, çekilen planları sürekli “video assist” ekranından izleyen onca insandan herhangi biri, görüntü yönetmenine kullandığı lenslerin külliyen yanlış olduğunu ve “Polis”in yaklaşık yüzde 25'ini “flû” çektiğini hatırlatma gereğini duymadı mı? Bu sorunun cevabını benim gözlüklerimde aramaya kalkışanlar, meselâ, Bilginer ile Namal arasındaki “okul koridoru” sahnesindeki Bilginer tekli planlarına ve filmdeki daha bir çok yakın plana dikkatlice göz atmalılar…
Belki böyle bir hatalar zinciri bundan 30 yıl öncesinin Yeşilçam'ı için sıradan bir durum olabilirdi; fakat sinemamızın en azından teknik açıdan büyük sıçramalar gerçekleştirdiği bir çağda, böylesine iddialı bir filmde bu kadar çok sayıda netlik yanlışına düşmek kesinlikle hoşgörülebilir bir durum değil…
11) Evdeki yaşgünü partisindeki “armağan verme” seremonisinde ve polisler arası itiş kakışlarda kafaları üstten kesen o garip çerçevelemeyi bir tür “sanatsal deneme” olarak mı ele almalıyız, yoksa çok amatörce bir kadraj hatası olarak mı?
12) Türk polis teşkilâtına giriş ve o teşkilat bünyesinde görev yapma kuralları, Rami'nin “kusursuz bir embesil” görünümündeki büyük oğlunun Çocuk Polisi Şubesi'nde resmî görev ifâ etmesine nasıl olup da imkân sağlamaktadır?
13) Zindelik ve sportmenlik adına hiç bir özel gayreti olmayan, aksine dakika başı fosur fosur sigara içen, pejmürdelikten saçı sakalı birbirine karışmış, üstüne üstlük bir de beyninde portakal büyüklüğünde bir ur bulunan 63 yaşındaki bitik bir memurun, görevi mafya babası ya da bar kapısı korumak olan 20-25 yaşındaki beli silahlı zımba gibi delikanlıları Bruce Lee filmlerindeki ses efektlerini andıran kemik çatırtıları eşliğinde ölesiye dövebilmesini; dövmek ne kelime, hepsini iki-üç yumrukta sakat bırakmasını ya da öldürmesini hangi fizik yasalarıyla açıklayacağız? Böyle bir “güçler dengesi”ni mantıklı kabul ettiğimiz anda, bundan böyle duvarlarda yürüyen uzun beyaz sakallı şaolin rahiplerinin olduğu Uzakdoğu karate filmlerine söylecek herhangi bir sözümüz kalacak mı?
14) Tipik bir Türk mafya yapılanmasını temsil eden İzmitli ailesi ve onlara bağlı fedailerin neredeyse yüzde 90'ının Uzakdoğu fizyonomisine sahip insanlardan oluşmasının mantığı ve gereği nedir? Onca çekik gözlü ve siyah takım elbiseli figüran, (Hong Kong martial art sineması vesilesiyle hafızalara kazındığı üzere) aksiyon sahnelerinde daha bir şık durduğu için mi seçilmiştir?
15) Gerek Musa Rami'nin, gerekse mafya tetikçilerinin karıştığı yığınla kanlı eylem karşısında, “kız kavgası”na girmiş genç bir komiser ve bir avuç çömezi dışında, otuz bin kişilik İstanbul Emniyet Müdürlüğü kadrosu film boyunca nerededir? Bu ıssızlıktan hareketle, İstanbul'un asayişine toplam bir düzine polisin baktığını mı varsaymalıyız?
16) Genç bir hafızın dudaklarından dökülerek caminin avlusunda yankılanan (ve anlamı da altyazılarda şimdiye kadar gördüğüm en kötü Türkçe çeviriyle verilen) o Kur'an sûresini, Musa Rami'nin mabedin kapısından içeri baktığında gördüğü, rahlesinin başında sessizce dua eden o yaşlı adam mı okuyor?
17) Bu ülkede ya da dünyadaki herhangi bir ülkede, kamuya açık bir gece kulübünün kapısında giriş-çıkışı denetleyen özel eğitimli muhafızlar, jilet gibi bir takım elbise ve kravatla sakin sakin kapıya doğru ilerleyen yaşlı bir konuğu bodoslama hakaret cümleleriyle mi karşılarlar? Bu konuğun kim olduğu, oraya neden ve kimin davetiyle geldiği bu görevlileri hiç ilgilendirmez mi? Polisler de böyle durumlarda içeri (her nasılsa) alınmadıklarında, kendilerini içeri almayan görevlileri öldüresiye dövme yoluna mı giderler?
18) İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün bahçesinde yarım düzine kadar polis dışarıdan saldırıya uğrayıp bazıları da o kargaşada birbirini vurduktan sonra, devlet, kanun, nizam ve diğer onbinlerce polis neden ortalıkta yoktur? Aynı soru, gün ışığında caddenin ortasında masum insanlara karşı gerçekleştirdiği saldırıdan sonra elini kolunu sallayarak kurtulan Musa Rami için de geçerli elbette…
19) Yönetmen Ünlü, ardarda gelen trajik olaylar dizisinin tam orta yerinde ansızın beliren Robert De Niro taklidi bir Türk taksi şoförünün Musa Rami'ye doğru sarfettiği “Bana mı dedin?” haykırışlarına gerçekten de gülmemizi mi istemiştir?
20) 40 küsur yıllık efsanevî bir polisin, ağzından kan boşanmasıyla birlikte acilen kaldırıldığı o hastane ne menem bir yerdir ve o doktor ne tür bir uzmandır? Beyindeki tümor ve kanser teşhisi, bir köyün sağlık ocağından farksız o ilkel ortamda hangi bilimsel tetkiklere dayanılarak konulmuştur?
21) Yönetmen, küçük üyeleri dedelerine yaş günü armağanı uzatırken “İçinde bok var” diyecek kadar saygısız, neredeyse her dakika –daha o gün ölmüş bir aile üyesinin ardından yenilen cenaze yemeğinde bile- durmaksızın birbirlerine laf sokuşturan son derece rahatsız edici bir aileye ne tür bir merhamet beslememizi arzulamıştır? Çünkü izleyici, ikili ilişkilerinde öylesine antipatik bir toplulukla karşı karşıya ki çoğu kişinin bunların topyekün yokoluşlarını hayatta kalmalarından daha hayırlı görmesi riski mevcut…
Yukarıdaki sorulara mantıklı birer cevap alabilirsek, gömleği yeni öldürdüğü adamın kanıyla vıcık vıcık olmuş bir adamı “İyi ki doğdun” nârâlarıyla ve “Ah baba, yine üstün kirlenmiş” sitemiyle karşılayan aile üyelerinin karanlıkta bir odaya sinip Musa Rami'yi beklemesini ve Rami'nin de eve Clint Eastwood paranoyaklığıyla girmesini de aydınlığa kavuşturmuş olabileceğiz.
Birbirinden uzak ve bağımsız hayatlar yaşayan bütün o aile üyelerinin, ansızın organize edilen bir hafta sonu pikniğinde Gloria Gaynor'ın “I will Survive”ını çalıp hep birlikte profesyonel bir kareografi eşliğinde dans etmeyi ne zaman öğrendiğini ise sormayacağım. Bunu da yönetmenin sürrealist arayışları adına küçük bir deneme olarak kabul etmiş olalım.
Sonuç itibarıyla, “Polis”, saydığım bütün bu teknik kusurlarına ve mantık hatalarına karşın, son dönemlerin pazarlama stratejisi en iyi kurulmuş Türk filmi olarak izleyici ilgisini fazlasıyla hak ediyor.
Lütfen, beni kırmayın ve ilginç bir deneme olarak bu filme gidin. Fakat, mümkün olursa, yukarıda çok küçük bir bölümünü sıraladığım bütün o münasebetsiz soruları, öyküyü izlerken sizler de kendi kendinize sorun. Sonra da bulduğunuz cevapları benimle paylaşın.






