
Ertuğrul Firkateyni’nin 1890’da Japonya dönüşü yaşadığı faciayı konu eden ‘Ertuğrul 1890’, vasat senaryosu, derinliksiz karakterleri ve sinema kaygısından çok sosyal mesajlara yaslanan diliyle, iyi niyetle yapılmış, başarısız bir dönem filmi.
Osmanlı tarihinin en dramatik olaylarından biri olarak kayıtlara geçen Ertuğrul Firkateyni faciası, acı hatıraları çeşitli vesilelerle günümüze kadar ulaşmış büyük bir deniz faciasıdır. Birçok kere beyazperdeye taşınması fikri ortaya atılmış ancak bu büyük trajediyi şimdiye sinemaya taşımak isteyen çıkmadı, belki de istese bile (tarihi boyutu ve yüksek bütçesinden dolayı) cesaret edemedi. Nihayet Japon yönetmen Mitsutoshi Tanaka'nın bu olayı çekmek istemesiyle mesele yeniden gündeme geldi ve Türk-Japon kültür bakanlıklarının işe dahil olmasıyla proje hayata geçirildi. 1890'da bir Osmanlı gemisinin 689 mürettebatıyla Japon sahilinde batmasıyla meydana gelen facia, 'Ertuğrul 1890' adıyla çekildi ve bu hafta Türkiyeli sinemaseverlerle buluştur. Senaryosunu Eriko Komatsu'nun kaleme aldığı filmin başrollerini Seiyou Uchino, Kenan Ece, Shioli Kutsuna, Alican Yücesoy, Mehmet Özgür ve Uğur Polat paylaşıyor.
II. Abdülhamid'in emriyle Japon İmparatoruna iade-i ziyaret amacıyla yola çıkan Ertuğrul Firkateyni, 689 kişilik mürettebatı ve imparatora verilmek üzere taşıdığı çeşitli hediyelerle zorlu bir yolculuğun ardından 7 Haziran 1890'da Japonya'ya sağ salim ulaşır. Buradaki görüşmelerin ardından dönüşü için hazırlıklara başlanır. Japon Deniz Kuvvetlerinin tayfun uyarısına rağmen 15 Eylül 1890 tarihinde Yokohama Limanı'ndan ayrılan Ertuğrul Firkateyni, Kuşimoto açıklarında tayfuna yakalanır ve ertesi gün kayalıklara çarparak batar. Kazadan yalnızca 69 kişi sağ kurtulur. Facianın yaşandığı kıyıdaki Japon köylüler büyük bir özveri ile kalanlara yardım eder. Aradan yıllar geçer. 1985'te Irak'la yaptığı savaş nedeniyle İran ateş altındadır. Ülkeden tahliyeler başlar ancak burada mahsur kalan 250 Japon vatandaşı için güvenlik nedeniyle ülkelerinden uçak gelmez. Yardım etme sırası bu kez Türkiye'dedir.
"Ertuğrul 1890" her şeyden önce senaryosunda büyük zaaflar barındırıyor. Faciayı tarihi, psikolojik, sosyolojik ve sinematografik bakımdan hiçbir özgün argümana dayandıramayan film, sinemayı olan biteni anlatmaktan ibaret gören, yaşananları kayda değer hiçbir yorum katmadan, günübirlik konuşmalardan ibaret, derinliksiz, mantık hataları ve sorularla dolu diyaloglar yığını olarak duruyor karşımızda. Karakterler yüzeysel ve basit. Hikâyenin İran'da geçen ikinci bölümünde yine aynı vasat diyaloglar, derinliksiz anlatım dikkat çekiyor. İlk hikâyedeki kahramanların yaklaşık 100 yıl sonra ikinci hikâye le karşımıza çıkmaları filme yedirilememiş, komik bir yorum olarak kalmış. Kurgu özensiz ve sıradan. Proje adeta sipariş üzerine hazırlanmış, yönetmen Nazif Tunç'un ifadesiyle “uzun bir kamu spotu” havasına büründürülmüş. Filmin ikinci yarısı baştan ayağa bir propaganda gösterisi gibi. Türkiye'ye yüklenen yoğun duygulu siyasi misyon, Turgut Özal karakterinin fazlasıyla amatör ve propagandist tavrı, seyirciyi müzik ve sloganlarla etkileme çabası, filmi müsamere düzeyine indirmiş.
Hiç kuşkusuz çok eskilere dayanan Türk-Japon dostluğunun hatırlatılması ve iki toplum arasındaki bağların güçlendirilmesi açısından “Ertuğrul 1890” anlamlı bir proje. Ülkelerarası barış, yardımlaşma ve dostluk duygularının sinemaya aktarılması bakımından da anlam taşıyan fil, bu kadim bağların yeni nesillere hatırlatılması açısından da ayrı bir önem taşıyor. Peki, film bu trajik olayı beyazperdeye hak ettiği ölçüde yansıtabilmiş mi? Proje verilen emek ve harcanan yüksek bütçeyi karşılayacak bir sinemasal dil yakalayabilmiş mi?









