Ekşi Sözlük"ü "Jakobenizm"in vicdanına bırakmamalıyız...

00:0010/11/2007, Cumartesi
G: 29/08/2019, Perşembe
Ali Murat Güven

Sanal âlemde, meraklılarının oldukça yakından takip ettiği bir Türkçe site var. Burası, 1999 yılında kurulan ve o tarihten itibaren de hem üye sayısı, hem de içerik zenginliği açısından çok önemli bir gelişme gösteren “Ekşi Sözlük”…Doğrusunu söylemek gerekirse, ta 2003 yılının sonlarına kadar, internet ortamındaki ne “ekşi” ne de “tatlı” sitelerle fazlaca ilgili biri değildim ben. Çünkü, özellikle “chat” kültürü ve onun toplumda doğurduğu türlü yozluklara duyduğum derin öfke nedeniyle, anılan tarihe

Sanal âlemde, meraklılarının oldukça yakından takip ettiği bir Türkçe site var. Burası, 1999 yılında kurulan ve o tarihten itibaren de hem üye sayısı, hem de içerik zenginliği açısından çok önemli bir gelişme gösteren “Ekşi Sözlük”…

Doğrusunu söylemek gerekirse, ta 2003 yılının sonlarına kadar, internet ortamındaki ne “ekşi” ne de “tatlı” sitelerle fazlaca ilgili biri değildim ben. Çünkü, özellikle “chat” kültürü ve onun toplumda doğurduğu türlü yozluklara duyduğum derin öfke nedeniyle, anılan tarihe kadar internetten aktif biçimde yararlanma konusunda bir hayli çekingen davranmaktaydım. “Ekşi Sözlük”ün adını da yine ilk kez o dönemlerde duymaya başladım..

Özellikle gençler arasında belirgin bir popülariteye sahip olan bu siteye, Yeni Şafak''ta geçirdiğim yıllara paralel olarak, 2004''ten itibaren hakkımda olumlu ya da olumsuz içeriğe sahip yüzlerce yorum (Ekşi''ciler yazdıkları bu yorumlara Frenkçe “entry” demeyi tercih etmekteler) girildi. Aklıma geldiği zamanlarda burayı ziyaret eder ve şahsımı bir vesileyle sevip sayan, bazen de kendini helâk edercesine nefret kusmakta olan bir takım müstear isimli insanların, yurdun ve dünyanın dört bir köşesinden ulaşan yorumlarına göz atarım. Ancak, “Ekşi Sözlük”te, özellikle adının üzerinde -sözlüğün ağır ağabeyleri tarafından konulmuş- katı bir ambargo bulunan kişilere yönelik “olumlu” yorumların uzun süre yaşaması neredeyse imkânsız bir durum. Nitekim ben de, geçmiş yıllarda hakkımda son derece güzel sözler sarfeden, ancak siteye kayıtlı olmayanların kullanabileceği bir “geri tepki sistemi” bulunmadığı için, kendilerine bu iyi niyetli yaklaşımları için doğrudan doğruya yazıp teşekkür edemediğim meçhul gönül dostlarıma ait sayısız yorumun en fazla 2-3 gün içinde uçup gittiğine tanık oldum. Mevcut yapı içinde, girilen her yeni yorum üyelerce oylanıyor ve yeterli bir puana erişemezse hemen siliniyor. Sistem böyle olunca da Amerikalı bir porno oyuncusuna iki sayfalık övgü metinleri döşenenlerin; adı Hıristiyan ilâhiyatında sıklıkla geçen “kutsal kâse” için “Meryem Ana''nın kâsesi” ifadesini kullanma terbiyesizliğini sergileyenlerin, Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) için “zamanına göre iyi bir filozofmuş” diyerek aklınca çok müthiş bir tarihsel tesbit yapanların akla ziyan yorumları bu ön elemeyi rahatlıkla geçip yerlerinde kalıyorlar. Fakat, “Sözlük”teki genel siyasî havaya aykırı düşen her kim ve hangi kavram var ise onlara ilişkin -en azından- belli ölçüde saygı ya da duygusal yakınlık içeren ifadeler hiç zaman yitirilmeksizin aralardan özenle temizleniyor. Aynı bakış açısı, bir sürü dinî kişi ve ahlâkî kavram için olduğu kadar, mevcut Cumhurbaşkanı ve Başbakan''ın adının altındaki yorumlar için de geçerli…

Geçmişte bu sitenin yönetimine yaptığım kimi yazılı başvurular sonucunda, adımın altına bol keseden yazılıp sıralanan, bazıları mahkemeye taşındığı takdirde sahiplerine epeyce yüklü birer tazminat ödettirecek kadar ağır hakaretlerle bezeli bir sürü yorumu tek tek, sabırla sildirdim. Muhataplarım, bunları aslında öyle çok da bayılarak iptal etmediler; mesajlarıma cevap verirken kullandıkları “buz gibi” üslûplarından bile, fikren kendilerinden olmayanlara karşı muhafaza ettikleri o katı önyargıyı açıkça hissedebilmek mümkündü. Ancak, site yöneticilerinin pek çoğu hukuk formasyonuna sahip, aklı başında kişiler oldukları için, sevmediği birileri hakkında ahkâm keserken bu ülkede bir “medya hukuku” olduğunu falan unutup bilgisayarının başında kendisini iyice kaybeden, muhatabı hakkında her ne yazarsa yazsın adının ve yerinin asla bulunamayacağını zanneden bazı yeniyetme “klavye delikanlıları”nı dizginleyip hukuken korumak adına sildiler bunları…

Nitekim, “Ekşi Sözlük” ve benzeri sitelerde -internet yayıldıkça azgınlığını gitgide daha da artıran- bu “düzeysiz eleştiri” salgınına karşı hukuk yoluyla savaş açmış öylesine “dişli” bazı kişi ve gruplar var ki “çivi çiviyi söker” mantığıyla hareket eden bu gibi muhataplarla karşılaştıklarında, bizim “klavye delikanlıları” âdeta “süt dökmüş kedi”ye dönüyorlar. Sözgelimi, “Ekşi Sözlük”te Bilim Araştırma Vakfı''nın fahri başkanı, araştırmacı-yazar Adnan Oktar adına herhangi bir yorum başlığı açılamıyor. Çünkü, Oktar''ın -haberleşme hukukunu çok iyi bilen- avukatlar ordusu, geçmişte bu adla açılan başlığın altını dolduran hakaret dolu yorumlardan ötürü “Ekşi Sözlük” yönetimini ve benzer bir tavır sergileyen diğer siteleri iyice bir terletmişlerdi.

“Ekşi Sözlük”, kurulduğu tarihten bu yana iki belirleyici siyasî/sosyal tavrın etkisi ve denetimi altında büyüyüp gelişti. Bunlardan ilki, günümüzde artık her biri muhtelif reklâm ajanslarına, film şirketlerine ve televizyon kanallarına “neo-liberal” pozisyonunda dağılmış bulunan; göbeği iyice salmış vaziyetteki bu yeni kimlikleriyle barlardan, rakı sofralarından kalkacak mecalleri olmasa da en azından geleneğe saygı adına hâlâ “eski tüfek” olarak adlandırılan “kıdemli solcular”ın oluşturduğu “büyük klan”…

Ki bu kesim aynı zamanda “Ekşi”nin yönetiminde de çok önemli boyutta yetki sahibi. Diğer grup ise sağ ya da sol siyasetle zerre kadar işi olmayan, hayatı daha ziyade “bel altı”ndan izleyip yorumlamayı alışkanlık hâline getirmiş, kimilerinin abazanlıkları paçalarından sapır sapır dökülen “Sev-Genç” hareketine mensup yeniyetme kesim…

Bu iki başat grubun dışında kalan ve “Sözlük”ü insanlara araştırmalarında yararlı olabilecek ciddi bir kültürel başvuru kaynağı olarak görüp aynen o yönde yorumlar hazırlayan -her siyasal görüşe mensup- üçüncü bir yazar grubu var ki bunların sayıca oranı ilk iki gruptan -ne yazık ki- çok daha düşük…

Son dört yıldaki gözlemlerim ve “içeriden” edindiğim muhtelif bilgiler ışığında, şu gerçeği -tartışmaya dahi gerek görmeksizin- bilginize sunuyorum. “Ekşi Sözlük”, yönetici ekibinin dünyaya bakışı ve yazarlarının önemli bir çoğunluğunun sahip olduğu siyasî görüşler itibarıyla, inançlı kesimlere karşı açıkça tavır almış bir internet oluşumudur. Yalnızca Yeni Şafak gazetesi bünyesinde dahi, geçmiş yıllardaki muhtelif yazar alımlarında herkes gibi üyeliğe aday olmuş, belli bir bekleme süresinden sonra kabul edilmiş, ardından da çeşitli konu başlıklarının altına girdiği yorumlardaki “dindar” bakış açısı nedeniyle yöneticiler tarafından kısa sürede fark edilip Sözlük''ten hiç tereddütsüz biçimde sepetlenmiş en az 8-10 eski üye var. Bu sayı, içinde bulunduğum sosyal çevrenin diğer kurum ve kuruluşlarında tanıdığım diğer “gâzi yazarlar”la biraraya geldiğinde en az 30-40''ı bulmakta…

Manzara böyleyken, diğerlerinin akıbetini gören ve sayıca zaten epeyce az olan muhafazakâr çizgideki sözlük mensupları ise bu “kararlı kıyım”dan nasiplerini almamak için alabildiğine kontrollü bir dille yazıp çizmek zorunda kalıyorlar.

İsmet Özel''in o unutulmaz dizesinde vurguladığı gibi, “insanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse, öbürüne sağır…”. Bu hastalıklı ruh hâli, 1970 ve 80''lerde Türk toplumunun istisnasız bütün kesimlerinde vardı. Sözgelimi, bizler de “Gomünistlik, gavatlık demektir” diyen bazı kanaat önderlerinin rahle-i tedrisinden geçerek ilk gençliğe adım atmış bir kuşağız. Ancak, sözünü ettiğim bu önyargı ve “kendinden farklı” düşünene karşı sergilenen derin tahammülsüzlük, özellikle 2000''lerden itibaren İslâmcılardan ziyade solcularda artık tam anlamıyla kronik bir hastalığa dönüşmüş durumda… Öyle ki günümüzde siyaset ya da medya dünyasında bu kopkoyu tahammülsüzlüğün “anıtlaşmış” isimleri bile var. İstanbul Üniversitesi''nde başörtülü öğrenciler için kurdurduğu “ikna odaları”yla dünya eğitim tarihine geçen Prof. Dr. Nur Serter; üniversitesindeki orkestrada şeflik yapan müzisyenin adının “Muhammed” olmasından dolayı, karşısına çıkan medya mensuplarına “Vah vah, halbuki müzik açısından çok da yetenekli bir çocuk bu. Fakat, görüyor musunuz, Atatürk''ün bize emanet ettiği laik Türkiye Cumhuriyeti hangi yöne gidiyor” diye samimiyetle dert yanan Prof. Dr. Türkan Saylan ve Show TV''deyken haber merkezindeki ekibinden “oruçlu” olanlara toplantılarda ne tür muameleler yaptığı, vaktiyle onunla çalışmış bütün muhabirlerin, kameramanların ve editörlerin dilinde olan Tuncay Özkan, bu “özel insan grubu”nun asla aşılamaz zirve noktalarını oluşturmaktalar meselâ…

Bir “İslâmcı” olarak kendi adıma, çeyrek asırdır eşekler gibi çalışıp, hem maaşım hem de ortağı olduğum sinemacılık firmaları üzerinden çatır çatır vergi ödediğim, kurduğum ya da yöneticilik yaptığım müesseselerde insanlar için istihdam oluşturduğum, en ücrâ noktasında askerlik hizmetimi ifâ ettiğim ve bugüne kadar kanunlarını hiç ihlâl etmeksizin tertemiz bir sicille 40''ıma bastığım bu ülkede, yani “benim ülkem”de, kendisini Tanzimat''tan bu yana Anadolu''nun yegâne sahibi sayan bir jakobenler sınıfının şamar oğlanına dönüşmemeye; onlara varlığımı her fırsatta, her yerde ve her şekilde hatırlatmaya kararlıyım.

Sizler de aynı şeyi yapın dindar gençler! Buradan hepinize acilen duyuruyorum; “Ekşi Sözlük”, uzun bir aradan sonra yeni yazar alımlarına başlıyormuş. Türk toplumunun ortak değerlerinin bir yansıması niteliğindeki bu önemli iletişim platformunu boş bırakmayıp mutlaka üye olun ve hayatın her cephesi gibi orada da varlığınızı hissettirin.

Türkiye''deki dindar gençlerin hayattaki tek varlık nedeni, savaş çıkınca en önde cepheye koşup Bağdat Caddesi''ndekilerin huzur ve mutluluğunu sağlamak değildir. Bizler bu ülkenin kürek mahkûmları değil, dibine kadar aslî sahipleriyiz.

Kendinizi öyle hissederseniz, er ya da geç öyle olursunuz. Diğer türlü ise jakobenler sizi ya cephede asker ya da tarlada çiftçi yaparlar. Ha, bir de bankalarında çalışan personele tepsiyle habire çay taşıyan, fakat asla bankonun arkasındaki mavi yakalı personelden birine dönüşemeyen o “başörtülü teyze”…

Hepsi o kadar…

* * *


Konuyla ilgili bir link:

* * *


HAFTANIN MEKTUBU

Sevgili Ali Murat ağabey,

Size bu mektubu gurbetten, Stuttgart''ın Sindelfingen kasabasından yazıyorum. Yüce Rabbimiz, sinema alanındaki bütün çabalarınız için şahsınızdan ve (sayıları artık iyice az da olsa) size destek olan iyi niyetli, cömert, vizyon sahibi Müslüman girişimcilerden razı olsun. Bu sayfada son iki yıldır yapmaya çalıştığınız şeylerin gayet farkında olan bir kardeşinizim.

Yaradan, bizlere İsrâ suresinin 7''nci âyetinde, “Eğer birine iyilik ederseniz, kendinize etmiş olursunuz” buyurmaktadir. O yüzden de çocukluktan beri filmlerinin hayranı olduğum büyük yönetmen Mustafa Akkad''ı anma gecesi düzenleme konusundaki girişimlerinizi okuyunca, dayanamayıp size yazmak istedim.

Ben, burada otomobiller konusunda uzmanlaşmış bir teknisyenim. Allah kısmet ederse, 25 Kasım Pazar günü İstanbul''daki anma gecesine yedi koltuklu bir jeep ile geleceğim. Hem oradaki havayı teneffüs etmek ve rahmetliyi sizlerle birlikte yâdetmek istiyorum; hem de ihtiyacınız olursa, gecenin protokol konuklarından bazılarını bu geniş araçla ben getirir götürürüm. Ayrıca, Türkçe''nin dışında iyi düzeyde Almanca, Arapça ve İngilizce de konuşabiliyorum. Belki o gece organizasyon sırasında benim gibi bir elemana ihtiyacınız olur diye şimdiden bildirmek istedim. Toplantıya mutlaka gelmeye çalışacağım. Allah''a emanet olunuz.

MEHMET S. KAPLAN / STUTTGART, ALMANYA
Ali Murat Güven''in notu
: Zaman zaman oldukça ciddi sıkıntılar içinde düzenlemeye çalıştığımız o anma gecesinde, aramızda en fazla görmeyi isteyeceğimiz Akkad dostlarından biri de sensin, senin gibi okurlarımızdır hiç kuşkusuz… Lütfen gelmeye çalış ve orada yüzyüze tanışalım. Gözlerinden sevgiyle öpüyorum.