Gazeteci ne yapar, ne yapmaz?

00:0024/10/2009, Cumartesi
G: 3/09/2019, Salı
Ayşe Böhürler

“Gazeteci ne yapar, ne yapmaz” sorusu tartışılır bir konudur. Ancak galiba her gazetecinin içinde bir “Gıybet Forever” aşkı var. Bunun en büyük delili de, son zamanlarda bizim taraf olarak tanımlanan gazetelerde de zuhur eden dedikodu yazarları… Olay salt dedikodu da değil üstelik! Mahalleli olmak her şeyi kapsıyor, tehdit, racon kesmek, ağabeye şikâyet gibi...“Gıybet Forever”in biraz erkeksi (maço demek daha doğru tabii ki) tarzı bu.Kudret sahiplerinin dedikodu yaptıklarını biliyoruz elbette, hatta

“Gazeteci ne yapar, ne yapmaz” sorusu tartışılır bir konudur. Ancak galiba her gazetecinin içinde bir “Gıybet Forever” aşkı var. Bunun en büyük delili de, son zamanlarda bizim taraf olarak tanımlanan gazetelerde de zuhur eden dedikodu yazarları… Olay salt dedikodu da değil üstelik! Mahalleli olmak her şeyi kapsıyor, tehdit, racon kesmek, ağabeye şikâyet gibi...

“Gıybet Forever”in biraz erkeksi (maço demek daha doğru tabii ki) tarzı bu.

Kudret sahiplerinin dedikodu yaptıklarını biliyoruz elbette, hatta kudret sahibi erkeklerin kadınlardan daha acımasız dedikodu üstadı olabildiklerini de...

Ancak muhafazakâr olduğu iddia edilen bir yayın yönetmeninin gazetesinde böyle yazılar okumak beni rahatsız ediyor açıkçası. Belki de ben kana kan intikam peşinde olmayan birisiyim, belki de ondan.

Ayrıca insanların yıllarca dost bilip pek çok şeyi paylaştıkları insanlarla bu tarz bir kavgaya tutuşmalarını da yadırgıyorum. Zamanında “abi, bana bir arka çık” dediği birisine devir değişince de “canına okurum üslubu” ile davranılması bana göre değil ama kimseye de yakıştırdığım bir şey değil.

Peyami Safa''nın Fatih -Harbiye romanında olduğu gibi, muhafazakâra karşı Teşvikiye mahallesi veya tam tersi yazılar muhafazakâr bir isme yakışmıyor. Ama tabi iki muhafazakârlık da kalıcı bir etik değil.

Bizim muhafazakar namına münasip geleneklerimize göre kudret sahibi olmak, mütevazı olmayı, sözünde ahvalinde ağırbaşlı olmayı, intikam hisleriyle hareket etmeyip affedici olmayı gerektiriyor. Kudret sahibi olmak için vakar şart. Kendini Alp Erenlere münasip bir konumda tutanlara Alp Erenlere yapılan tavsiyeleri hatırlatmak istiyorum.

Aşıkpaşa''nın Garipnamesi''nde, Alp adını almak isteyen kişide bulunması gereken özellikler şöyle sıralanır: Cesaret, kol kuvveti, gayret, iyi bir at, zırh, ok, yay, iyi bir kılıç, süngü ve uygun bir yoldaş.

Alperenler cengâverliklerinin yanı sıra, nefis mücadelesi içinde bulunan dervişler olarak bilinir. Alp Eren, Alp gibi yalnız savaşta değil, kendi nefsiyle de savaşan kişidir.

Devir değişti elbette, ancak insanın özelikleri değişmedi. İnsanın zamanında yoldaş edindikleri üzerinden gıybet dünyasına dalması yakışır mı, erenlere diye sormak isterim. Böyle bir konumu kendilerine yakıştırıyorlarsa zaten diyecek bir şey yok. Ortada erenler de yok diyorsanız, ona da sözümüz yok.

Kulvar ortada! Bu yola girdin mi dönüş yok. Ahmet Arsan müstear ismiyle yazılan yazılarda bizim mahalledeki delikanlıların katkısını nasıl garipsemişsem, bunu da aynı şekilde garipsiyorum. Hele de bu durum karşı tarafın en zayıf zamanlarında zuhur edince, delikanlılığa halel getiriyor. Benden söylemesi. İnsanlık tarihi ihanetler üzerinden yazılmış nasılsa deyip, teselli bulabilirler.

....

YAĞMACI KİM?

Türkiye''de yaşayan herkese açık bir duyuruya binaen, üç yıl önce profesyonel mesleğime uygun bir belgesel projesi hazırlamaktan dolayı Gazete Habertürk ve Fatih Altaylı tarafından yağmacı ilan edilenler arasında ben de vardım. Yani talancı, yani hırsız. Diğer çete arkadaşlarım ise Orhan Pamuk, Tayfun Talipoğlu, Beral Madra, Kenan Işık, Deniz Türkali.

Vay be demek isterim. Üstelik bu çeteden hiç kimse Kültür 2010''dan beş kuruş almamış. Yani kursaklarında bir gram haram lokma girmemiş.

Saçma haber kendisini yalanlıyor aslında;

Kenan ışık ve Tayfun Talipoğlu''nun projeleri zaten reddedilmiş. İkisinin projesi de şahsi projeler değil üstelik. Birisi bir derneğin, diğeri de devlet tiyatrolarının imiş.

Yani talancı ve hırsız olanlar, bu durumda Türk Aile Planlaması Derneği ve Devlet Tiyatroları da oluyor. Deniz Türkali de bir sanat okulu yaparak hırsızlık yapıyor. Beral Madra''nın sunduğu proje ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi''nin. Belediye de mi yağmacı? Orhan Pamuk ise en çok satan kitabının müzesini yapıyor. Geçen hafta sonu bulunduğum bir toplantıda İstanbul''un Kültür başkenti olmasına karar verecek isimlerden birisi olan Bob Scott, bana en heyecan verici projenin bu olduğunu söylemişken hele! Birileri Bob Scott''a “Orhan Pamuk bu projeden dolayı hırsız ilan edildi” dese, adam ne yapar bilmiyorum artık. Benim suçum ise daha vahim; çok düşük bütçeli bir dökü-drama film projesi teklif etmişim. Hoş danışma kurulu üyesiyim diye, etik gerekçelerden ötürü projeyi başkalarına devretmişim. Henüz onlar da sözleşme imzalamamışlardı, ama olsun, isim sahibi olmak gazete manşetlerine girmeye yeter de artar bile... Bir de üstelik belgesel film! Ben ve belgesel film, ikisi nasıl yan yana gelebilir? Şimdiye kadar 20 belgesel film yaptım ama anlaşılan o ki, gazete beni şöyle değerlendirmiş (Başörtülüyüm diye olabilir mi acaba?): Bu haberin mantığına göre, evimde soğan doğrarken aklıma Kültür 2010''u talan etmek geldi. Ne yapayım diye düşünürken en kolayına karar verip bir belgesel film projesi yapmaya karar verdim. Nasılsa herkes bu işi yapabilirdi. Soğan doğramayı bırakıp proje teklifi verdim. 2010 da çalışan yöneticiler de, hiç bir şeyden anlamaz “saftirikler”, bu projeyi kabul ettiler. Bu arada yarı resmi bir kurum olan bu kurulda paralar yasalara göre değil de keyfi dağıtılıyor olsa gerek. Mali denetçiler, hukukçular falan yok ortada. Zannedersin Muz Cumhuriyeti! Yani külliyen hepimiz kötü niyetli talancıyız da neyi talan ediyoruz, anlamadım. Proje yapmak suç mu, onu da anlamadım. Neden kabul edilen 300 projeyi değil de bunları başlığa çektiler, onu da anlamadım. Tüm bunlar gizli saklı değil üstelik. Kültür 2010''un bütün broşürlerinde, web sitesinde, listelerinde şeffaf olarak merak eden herkes görebilirdi. Habertürk gazetesinin lakap takıp hakaret etmesine, onur kırıcı başlıklarla isimlerimizi yan yana getirmesine gerek yoktu.

...

Klişe bir soru vardır: medyamız ne zaman adam olur?

Medyada çalışan yayın yönetmenleri, akla hayale sığmayan maaşlarla değil de, normal insanların aldığı maaşlarla çalıştıkları zaman belki bir varoluş mücadelesine girmez, bu paraları alabilmek için başkalarının hakkına girmeyi en doğal hakları olarak görmezler.

Konuyu hem hukuka, hem de Allah''a havale ediyorum…