Toplum mühendisliği: Hangi aile planlaması?

04:001/05/2026, Cuma
G: 1/05/2026, Cuma
Ayşe Keşir

Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sonrası 1923 yılında doğurganlık oranı 5,6 olmasına rağmen Anadolu’da nüfus azalmış, üretim gücü daralmış, genç erkek nüfus ciddi kayıp vermişti. Cumhuriyet’in ilk yıllarında ağır demografik yıkım vardı. Atatürk’ün talimatıyla 1920-1930’larda devletin temel yaklaşımı nüfusu artırmaktı. 1926’dan itibaren resmî söylemde de çok çocuklu aileler övüldü. Bekârlığın vergilendirilmesi tartışıldı, çok çocuklu annelerin ödüllendirilmesi gündeme geldi. Cumhuriyetin ilk yıllarında

Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sonrası 1923 yılında doğurganlık oranı 5,6 olmasına rağmen Anadolu’da nüfus azalmış, üretim gücü daralmış, genç erkek nüfus ciddi kayıp vermişti. Cumhuriyet’in ilk yıllarında ağır demografik yıkım vardı. Atatürk’ün talimatıyla 1920-1930’larda devletin temel yaklaşımı nüfusu artırmaktı.

1926’dan itibaren resmî söylemde de çok çocuklu aileler övüldü. Bekârlığın vergilendirilmesi tartışıldı, çok çocuklu annelerin ödüllendirilmesi gündeme geldi. Cumhuriyetin ilk yıllarında alınan ‘yol vergisi’ 6. çocuktan sonra uygulanmadı.

1930 tarihli Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile gebeliği önleyici araçların reklamı ve yaygın satışı kısıtlandı. Kürtaj ağır suç kabul edildi. Devlet, “sağlam ve gürbüz nesiller” diyerek, doğumu stratejik mesele olarak gördü.

Çocuk milletin geleceğiydi.


TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ: "AZ ÇOCUK İYİ YAŞAM"

1960 ihtilali sonrası, aynı devlet bu kez tam tersini söyledi.

Nüfus artırıcı uygulamalara atfedilen tehlike, ekonomik sonuçlar, bilim adamları tarafından tartışılmaya başlandı. Türkiye’de aile politikalarında yeni anlayış ile insan, yönetilmesi gereken ekonomik veriydi artık.

Hızlı iç göç ile nüfusun ağırlıklı kısmı şehre yerleşmişti. Bu da şehirde artan konut, istihdam, sosyal hizmetler, eğitim, sağlık ihtiyacı demekti. İhtiyaçları karşılamakta zorlanan devlet, nüfus azaltıcı politikaları uygulamaya başladı. Aile planlaması, bu dönemin söylemleri ile sadece nüfus azaltıcı politikalar olarak zihinlere yerleşti.

Bu süreçte, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ile Ford Vakfı 1960 yılından, Rockefeller ailesinin kurduğu Nüfus Konseyi 1963 yılından itibaren, BM Nüfus Fonu 1988-1992 yıllarında Türkiye’de nüfus azaltıcı politikaların yapılandırılmasına dair projeler geliştirdi ve danışmanlık etti. Bunu ayrıca değerlendirmek gerekir.

Çocuk artık umut değil “yük”, kalabalık aile ise geri kalmışlık olarak sunuldu. 1965’te çıkarılan nüfus planlaması kanunu ile nüfus azaltıcı politikalar topluma adeta dayatıldı.

Atatürk’ün ‘’sağlam ve gürbüz nesiller’’ sloganının yerini “az çocuk, iyi yaşam” aldı. Doğum kontrol yöntemleri yaygınlaştırıldı. 1980’lerde bu çizgi daha da güçlendi. Kürtaj yasallaştı ve aile planlaması aracı oldu. Doğurganlığın düşmesi başarı olarak sunuldu.


TOPLUMSAL KODLARIN DEĞİŞİMİ

İnsan, uluslararası operasyonlarla toplum mühendisliğine feda edildi.

Okul kitaplarından medya içeriklerine kadar, çok çocuklu olmak horlandı, şehirli aileye, şehirli kadına ‘az çocuk’ ideali(!) dayatıldı. Çocuk sahibi olmak sevinci, maliyet hesabına dönüştürüldü. Annelik külfet, babalık ekonomik risk olarak gözümüze sokuldu. Bireysellik ise adeta kutsandı. Bunun adına da “modernleşme” dendi.

Bugün Türkiye’nin yaşadığı yaşlanma krizi, azalan genç nüfus gökten düşmedi. İnsanı merkeze almayan her kalkınma modeli eninde sonunda duvara çarpar.

Dün nüfus azaltıcı politikaları alkışlayanlar, bugün elini yüzünü yıkayıp iktidara ‘’yaşlanan nüfus’’ eleştirisi yapıyor.

Diğer yandan dindar, muhafazakâr ailelerde ‘’evleniniz çoğalınız’’ emri, ‘’çocuk rızkıyla gelir’’ inancının seküler kodlara yenildiğini de ifade etmek gerekir.


TEK SEBEP EKONOMİ Mİ?

Toplumsal olaylar tek bir neden-sonuç ilişkisiyle açıklanamaz.

Ekonomik refah, bazı sosyoekonomik yapılar için doğurganlığı etkileyen faktörlerden biri olarak sayılabilir ama ‘’tek sebep ekonomi’’ demek kolaycılık ve siyasi fırsatçılıktır. Bunu diyenler; Avrupa Birliği ülkelerinin 1,34 olan doğurganlık ortalamasını ya da 3,28 ile Türkiye ortalamasının iki katından fazla olan Şanlıurfa’nın doğurganlık oranını nasıl açıklayacak? Ya da İsrail’in 3 olan doğurganlık oranını…


KADINLAR DOĞURMAK İSTİYOR

İlk evlenme yaşının yükselmesi, ilk çocuk sahibi olma yaşını da yükseltiyor.

Bir çalışmada, 40 yaş üstü kadınların %60’ı, istediğinden daha az çocuk sahibi olduğunu ifade etmiş. Yani kadınlar doğurmak istiyor…

Ayrıca, ev kadınları ile çalışan kadınlar arasında doğurganlık oranında ciddi bir fark görülmüyor. Yani ev kadınları da doğurmuyor. Uzmanlara göre; çocuk bakımının kırsalda daha kolektif olması, şehirde ise çocuğun bakım, eğitim, ergenlik sorunlarında kadının yalnız kalması, başlıca sebepler arasında...

Artan yaşam süresiyle birlikte, ailenin yaşlı bireyine de bakım veren kadın, ilave bir çocuk daha doğuramadığını ifade ediyor.

YENİ DÖNEM

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın üç çocuk tavsiyesine şuursuzca itiraz edenler, bugün azalan nüfus üzerinden siyaset yapmasın.

Türkiye, 10. Kalkınma Planı (2014) ile birlikte nüfus artıcı politikalara geri döndü: Esnek çalışma modelleri, doğum borçlanması, engelli çocuğu olan anneye erken emeklilik, doğum destekleri, faizsiz evlilik kredisi ve geçtiğimiz günlerde yasalaşan doğum izninin 24 haftaya çıkarılması…

Bir topluma 40 yıl, iki kuşak “az çocuk makbuldür” derseniz, bugün bunu tersine çevirmek elbette zor olacak.

Türkiye’nin ihtiyacı olan yegâne şey kadim doğrulardan güç alıp, yeni gerçeklerle yüzleşerek aile, anne baba, kardeş rollerine iade-i itibar sağlayan sahici bir toplumsal iklimdir.

#nüfus
#toplum
#ayşe keşir