Paris’te bir bayram ziyareti

04:0022/03/2026, Pazar
G: 22/03/2026, Pazar
Dursun Gürlek

Her yıl teşrif etmek suretiyle manevi dünyamıza renk katan ramazanlar ve bayramlar hakkında kaleme alınan yazıların, yayınlanan kitapların büyük bir yekûn tuttuğu öteden beri biliniyor. Bu konuda ben de aynı kervana katıldım ve “Dersaadet’te Bayram Sabahları”, “Dersaadet’te Ramazan Akşamları” adlarıyla iki kitap hazırladım. Her iki eserde de ramazanı ve bayramı konu alan dini, tarihi ve edebi bir hayli makale bulunuyor. İşte onlardan birini de merhum Refi Cevad Ulunay’ın 25.12.1963 tarihli Milliyet’te

Her yıl teşrif etmek suretiyle manevi dünyamıza renk katan ramazanlar ve bayramlar hakkında kaleme alınan yazıların, yayınlanan kitapların büyük bir yekûn tuttuğu öteden beri biliniyor. Bu konuda ben de aynı kervana katıldım ve “Dersaadet’te Bayram Sabahları”, “Dersaadet’te Ramazan Akşamları” adlarıyla iki kitap hazırladım. Her iki eserde de ramazanı ve bayramı konu alan dini, tarihi ve edebi bir hayli makale bulunuyor. İşte onlardan birini de merhum Refi Cevad Ulunay’ın 25.12.1963 tarihli Milliyet’te yayınladığı “Paris’te Bir Bayram Ziyareti” başlıklı yazı teşkil etmektedir. Yüz elliliklerden olması dolayısıyla bir süre yurt dışına gönderilen bu velûd yazarımız yaşadığı gurbet hayatındaki bayram duygularını şöyle anlatıyor:

“Ahmed Muhayyel’in not defterinden:

‘Gâh gurbettir vatan, gâh vatan gurbetlenir’ diyen şair hiç de doğru bir söz söylememiş. Gurbet, hiçbir zaman vatan olamıyor. Vatan sadece topraktan ibaret değil ki… Onun suyunun, buğdayının, havasının farkına varmadan teşekkülümüze sokulan bir kudreti var ki, bunların benliğimizde uyandırdığı hasret, marazi bir hal alıyor. Buna ‘Dâüssıla’, yani memlekete duyulan hasret diyorlar. Hekimi yok, ilacı yok. Tedavisi, ancak o hasreti gidermekle oluyor.

Ben, on altı sene bu marazın ateşlerinde yandım. Gurbetin en acı günleri, eşsiz, dostsuz, yapayalnız geçirilen bayramlardır.

İstekten mahrumiyet, insanda iştiyak artırıyor. Hatıraları, bilhassa bayramlarda yuvarlandıkça büyüyen bir çığ gibi benliğimi eziyor. Gönül, karşılıklı tebrikler, tebessümler, temenniler istiyor. O zaman yalnızlığın, kimsesizliğin omuzlarına yüklenen ağırlığı taşınmayacak hale geliyor, bunu muhit de telafi edemiyor.

İşte senelerden beri Avrupa’nın ve dünyanın en güzel şehrinde, Paris’teyim. Tabiat güzel, binalar güzel, yollar güzel, kadınlar güzel, her şey güzel! Ama neye yarar? Bir İran şairi hasretini daha da genişleterek ‘Âsuman kafesinden çıkamadığından’ şikâyet eder.

Gurbet bayramlarından biri idi, erkenden uyandım. Sokakta bayram için süslenmiş çocukların cıvıltılarını dinlemek istiyorum. Kulağım,

Bugün bayram günleri

Arşa çıkar ünleri

Ömürden mi sayarım

Sensiz geçen günleri

mânisi ile evlerden basma, çevre, bahşiş toplayan davulcunun gümbürtüsünü arıyor.

Gelecek, gidecek yok. Giyindim, hava da güzel. Acı bir tebessümle: ‘Bayram gezmesi yapayım’ dedim. Sokağa çıktım. Yavaş yavaş Etuval meydanına, oradan Bulonya ormanına giden ve iki tarafında asırlık ağaçlar bulunan geniş caddeye girdim. Burası Paris’in zarafet meşheridir. Lüks arabalar, güzel giyinmiş kadınlar, bağlarından tuttukları köpeklerle yürüyüş yapan gençler… İlerledim, ılık bir sabah güneşi ruhuma bir ciyâdet verdi. Ormandaki havuzlara kadar gitmeden, caddeden geleni geçeni seyretmek için büyük bir ağacın altındaki kanepeye oturdum. Servetle zarafetin yarışına bakıyorum.

Altında oturduğum ağacın yapraklarından süzülen güneş, kumlu yollarda nakışlar yapıyor. Ağacın yaprakları tatlı bir rüzgârla hışırdıyor. Başımın üstünden kalın bir dal yola doğru uzanmış. Belli ki ağaç yerini sevmiş. Birden aklıma geldi: bu heybetli ağaç ne olabilirdi? Orada her ağacın üzerinde cinsini, nev’ini belirten etiketler vardır. Kalktım, kalın gövdesine baktım: ‘Anadolu Çınarı’! Birden sarsıldım. Demek bayram günü bilmeyerek bir hemşehrimin ziyaretine gitmişim.

Yapraklar artık hışırdamıyor, fısıldaşıyordu.

-Merhaba hemşehrim. Bayramın mübarek olsun.

-Merhaba! Senin de bayramın mübarek olsun. Bundan sonrakileri inşallah memleketimizde kutlarsın!

-Allah duanı kabul etsin. Görüyorum ki sıhhatin, âfiyetin yerinde. Gövden azametli, feleklere baş çeken dalların kuvvetli, yaprakların oya gibi…

-- Evet, öyle. Çok şükür sıhhatim yerinde. Bize iyi bakıyorlar. Beni memleketten getirdikleri zaman çelimsiz bir fidandım. Bana öyle baktılar ki, günden güne geliştim ve bugün en azametli bir ağaç oldum. Zaten bizim mayamız kuvvetlidir, fakat bakım yoktur.

-Yalnız bakım mı yoktur?

-Evet, balta da var, ateş de var. Burada bizim en ufak dalımıza bile dokunmazlar. Bunu yapan öyle ağır cezalara çarptırılır ki, kendini satsa cezayı ödeyemez.

-O halde me’sutsun.

Hemşehrim birden cevap vermedi. Yaprakları titredi:

-Saadet yaratılışa göredir. Biz çınarlar böyle lüks şehirlerin parklarında geleni geçeni seyretmekten bir şey anlamayız. Biz daima suyu akan yalaklı bir çeşmenin başında namazgâh gölgelemekten zevk alırız. Tarih boyunca seferlerde kervanlar, kır serdarları, sipahiler bizim altımızda dinlenmişler; kılıçlarını, yaylarını, tirkeşlerini dallarımıza asmışlar. Onun hasretini çekiyorum. Hemşehrim, ‘Bu da geçer yâhû’ Sen bir gün gelir vatanına kavuşursun. Ben öyle miyim? Yerimden kımıldayamam. Kuruyup devrilinceye kadar burada kalacağım. Sen de ümit denilen bir teselli var. Ben de o da yok. Onun için şükret ve ümidini kesme, dedi.”

Paris’le başladık, Paris’le bitirelim. Son vak’anüvis Abdurrahman Şeref Efendi’nin “Tarih Musahabeleri” isimli kitabında anlattığına göre, Yeni Osmanlılara yahut Jöntürkler’e mensup bir grup genç, bir Ramazan bayramını kutlamak için Fransa’nın başkenti olan bu şehirde bir araya geliyor ve bir ziyafet hazırlıyorlar. Yenilikçi bazı Fransız gençlerini de bu toplantıya davet ediyorlar. İmparatorluğun istibdatından şikâyetçi olan Fransız hürriyetperverlerinden bazıları, tarihçi Leon Kahun da dahil olmak üzere, Yeni Osmanlılar ile tanışarak birlikte çalışıyorlardı. Sofrada yenilip içildikten sonra nutuklar atılmaya başlandı. Derken Fransızlar kendi milli marşlarını birlikte söylediler. Bizimkilere siz de milli marşınızı söyleyiniz de dinleyelim teklifinde bulundular. İyi ama bizimkiler ne söyleyeceklerini bilmiyorlardı. Bu konuda “Ey Gaziler” veya “Sivastopol Önünde Yatan Gemiler”den başka akıllarında bir şey yoktu. Derken aralarında bulunan Mehmet Bey, hemen birden ayağa kalkıp yüksek sesle tekbir getirmeye başladı. Orada bulunan diğer Müslüman gençler de tabii ki kendisine iştirak ettiler. Fransızların ricası üzerine, Itri’nin bu meşhur Tekbir’ini birkaç kere tekrar ettiler. Sofrada hazır bulunan Azaryan Efendi diyor ki: Bana da, sen de söyle diye işaret ettiler, bilir bilmez ben de karıştım. Tekbir’in insanı vecde getiren ve ruhları okşayan nağmelerinden Fransızlar son derece etkilendiler ve kendilerinden geçtiler. Tesiri hâlâ kalbimden çıkmıyor.

İşte, Paris’te vuku bulan böyle ilgi çekici iki bayram hatırasını biz de size nakletmiş olalım.

Bayramınız mübarek olsun.

#Ramazan Bayramı
#Paris
#gurbet