İmam Rabbani ve ideolojik İslam

00:0024/11/2013, Pazar
G: 9/09/2019, Pazartesi
Faruk Beşer

Cuma yazımızda İmam Rabbanî sempozyumu vesilesiyle Kuranı Kerim"in, dolayısıyla da dinin doğru anlaşılması konusunda ideolojik bakıştan söz etmiştik. Şimdi meramımızı açalım:Bilindiği gibi ideoloji ideadan, yani insan düşüncesinden çıkan ve inancın alanı da dâhil olmak üzere, bütün bir hayata yön veren düşünceler bütünüdür.Bir bakıma Hak dinin yerine ikame edilmek istenen beşeri dindir.Buradan hareketle biz, İslam"ın asıl bilgi kaynaklarını değil de kişinin kendi özel kanaatlerini, mezhebini ve

Cuma yazımızda İmam Rabbanî sempozyumu vesilesiyle Kuranı Kerim"in, dolayısıyla da dinin doğru anlaşılması konusunda ideolojik bakıştan söz etmiştik. Şimdi meramımızı açalım:

Bilindiği gibi ideoloji ideadan, yani insan düşüncesinden çıkan ve inancın alanı da dâhil olmak üzere, bütün bir hayata yön veren düşünceler bütünüdür.

Bir bakıma Hak dinin yerine ikame edilmek istenen beşeri dindir.

Buradan hareketle biz, İslam"ın asıl bilgi kaynaklarını değil de kişinin kendi özel kanaatlerini, mezhebini ve meşrebini esas alarak oluşturduğu düşüncelerine de ideolojik İslam denebileceğini düşünüyoruz.

Allah Rasulü"nün verdiği muhteşem bir ölçü bu konuda bize yol gösterebilir:

"Kim Kur"an hakkında kendi görüşüyle konuşursa isabet etse dahi hatalıdır".

Bu sözü anlamakta zorlanabiliriz. Çünkü her müfessirin kendi görüşü vardır ve görüşlerinin, kendi açıklamalarına yansımaması da mümkün değildir.

O halde Allah Rasulü bu sözüyle neyi anlatmıştır?

Gazali burada imdadımıza yetişir ve Kuranı kendi görüşüne göre açıklamayı şöyle izah eder:

"Bu hadisle Allah Rasulü"nün kötülediği anlayış şudur: Kişinin bir meyli, bir arzusu ya da yapmak istediği bir şey vardır ve Kuran"ı, onu onaylayacak şekilde yorumlar… Ya da birisiyle tartışmaktadır ve bazı ayetleri kendi savunduğu görüş doğrultusunda açıklar".

Böyle şahsi bir görüşte ısrar etmenin bir sebebi de kişinin belli bir mezhebe ve meşrebe sahip olması ve Kuran"ın ille de kendi benimsediği görüşü desteklemesini arzulamasıdır. Bunu yapanlar da hadisteki tehdidin muhatabıdırlar.

Burada tefsir ve tevil ayırımına da işaret etmeliyiz.

Bu konuda genel kabul şudur:

Tefsir, Kuran ayetlerinin sözel anlamlarının eserle, yani hadisler ve sahabe sözleriyle açıklanması; tevil ise bir ayetin sözel anlamı belli olduktan sonra, ne demek istediğini belirlemek için, delile dayalı olarak ihtimallerinden birini tercih etmedir.

Bu anlamda tefsir kesindir, ama tevil sadece bir içtihattır ve zannî bilgi oluşturur. Kuran ifadesiyle nihaî tevili, yani kesin doğruyu sadece Allah bilir.

Şimdi söylemek istediğimize gelelim: İslam"ın temel bilgi kaynaklarında açık bir delil bulunmamakla beraber biz meşrebinizden alarak mesela ricalü"l-ğayb denen esrarengiz insanların varlığına inanmış olalım. Üçler, Yediler, Kırklar, Üç yüzler Beş yüzler, sonra Gavs, Kutup vb... Böyle bir âleme inanmak, ihtimal ve şahsi kanaat sınırlarında kaldığı sürece dine zarar vermeyebilir. Bunlar gerçekten var da olabilir. Allah bilir, yani ben bilmiyorum.

Ama biz bunların varlığını çeşitli ayetlerin tevillerinden hareketle ortaya koymaya ve yorumun yorumunu merkeze alıp dinin ya da tasavvufun özü gibi sunmaya kalkarsak ayetleri kendi görüşümüzle açıklamış oluruz. Yani Gazali"nin dediği gibi, aslında böyle bir ön kanaate sahip olmasaydık bu ayetlerden asla böyle bir şey anlamayacaktık. Önceden böyle bir fikir benimsediğimiz için şimdi onu böyle yorumluyoruz.

Bir ayetin, diyelim ki on tevilinden birini, bir delile dayalı olarak değil de bu ön kabulümüz sebebiyle seçiyoruz. Böyle on tane ayetten on ayrı tevil alıp onlar üzerine bir düşünce oturtuyoruz, sistem kuruyoruz. Böylece bir tevil bir zan ifade ederken on tevil on zan ifade etmiş olacak.

İşte tehlike burada başlıyor. Böyle bir anlama metodu izleyenler, adeta nasların açık açık söylediklerini ya da kesin bilgileri bir kenara itip, zan ve tevillerden yapılan ideolojik seçmeler üzerine bir İslam ya da tasavvuf anlayışı bina ediyorlar. Ve bu yolla Kuranı Kerim"e söyletemeyeceğiniz hiçbir fikir kalmaz.

İşte biz buna ideolojik İslam ya da ideolojik tasavvuf diyoruz.

Böyle bir anlayışın Batıniliğe kaymaması mümkün değildir diyoruz.

Oysa göreceğiz ki, İmam Rabbanî aslında ölçüyü koymuş:

"Batın ilimlerle zahir ilimler farklılık gösterirse, bu farklılık kıl kadar dahi olsa batın ilimlere itibar edilmeyip atılır, zahir ilimlerin dediğiyle hareket edilir".

Bunu da Cuma günü açacağız.