
İstanbul TÜYAP Kitap Fuarına gösterilen ilgiden herkes pek bir memnun. Hafta sonu itibariyle kitaba olan yoğun ilginin fotoğraflarının en çarpıcı olanlarının servisine maruz kalacaksınız. Nereden mi biliyorum? Geçen sene hatırlayınız üstgeçitten geçmek için kuyrukta beklenilmiş, üs geçidin çökme tehlikesi atlattığına dair haberler yapılmıştı.
Kitaba olan yoğun ilgi... Hangi kitaba?
Gençler iyi kitap-kötü kitap, iyi yazı-kötü yazı ayırımını, içinden aforizma çıkacak/ çıkmayacak kitap üzerinden değerlendiriyor. Geçenlerde birisi şöyle bir tivit attı: “Savaş ve Barış güzel dediler. Okudum, okudum, altını çizecek tek bir cümle bulamadım.”
Romandaki cümlelerin altını çizecekti, altını çizdiği cümleyi güzel bir fotoğraf ile eşleştirecekti. Ne kadar şık ne kadar derin görünecekti. GÖRÜNECEKTİ.
Bazı yazarlar, gençlerin aforizma takıntısını bildiği için başlığa okkalı bir cümle koyuyor, bütün okkalı cümleleri art arda sıralıyor, paylaşımlara doyulmayan bir yazı çıkıyor ortaya. Ne dedi bu yazı? Yazının önermesi var mı?
Kitaplar aforizma yüklü de köşe yazıları pek mi önerme yüklü? Önermesi, tasviri, tavsiyesi olmayan köşe yazıları ile gün güne ekleniyor. Sonra koro sahneye çıkıyor: “Ne ara bu hale geldik!”
Eskiden “felsefe yapma!”, “edebiyat yapma!” diye kafa tutulurdu. Günümüzde herkes felsefe yapma derdinde. Bunca aforizma merakı ahalinin kendisini filozof gibi hissetme aşkına dayanıyor zahir.
Bu “dert” yeni değil lakin.
Ahmet Mithat Efendi’nin “Peder Olma Sanatı” adlı kitabını okuyorum...
Ahmet Mithat Efendi, “Peder Olma Sanatı”nda evlilikte ve çocukların yetiştirilmesinde esas sorumluluğun babada olduğu görüşünü savunuyor ve babalığın bir sanat olduğunu söylüyor.
Ahmet Mithat Efendi için ideal baba zamanını layıkıyla idrak eden, işlerini hangi sıra ile yapacağını bilen, planlı yaşamı alışkanlık haline getiren kişi.
Var mı aramızda öyle babalar?
Bendeniz var mı öyle babalar sorusuna zihnimin bir yanıyla cevap ararken, günümüzde babaların zamanı tamamen mesai zamanının içinde. Mesai zamanının dışında, babaların idrak ettiği zaman, üç ekran başında geçiyor diye düşünürken, Ahmet Mithat Efendi zamanında da çalışma ve yaşama arasındaki gerilime tanıklık edildiğini fark ettim.
Şöyle diyor merhum: “...Yapmak, satmak, kazanmak cihetinde Avrupalılara benzemeyi müşkül görerek fakat yapılmış almak ve kullanmak ve safasını sürmek cihetinde Avrupalıları da geçmeye çalışıyoruz. Avrupalılar kendileri dahi çalışmak için yaşamak ile yaşamak için çalışmak arasını bulmaya gayret ettikleri hâlde biz çalışmak cihetine o kadar yanaşmak istemeyerek yalnız yaşamak cihetine sarılmak azimlerini gösteriyoruz. “Yaşamak” denilince onu yalnız kendi nefsimize tahsis daiyelerine kadar varıyoruz.” (s.19)
Kendi nefsimiz kısmı önemli.
Ahmet Mithat Efendi yukarıdaki cümleleri söyledikten sonra eleştirdiği durumun geneli kapsamadığına, sadece “yeni filozof”ların görüşleri olduğuna dikkat çekerek kendi görüşünü izah etmek için Schopenhauer’u yardıma çağırıyor.
“Schopenhauer der ki: Filozofluk taslayacak adamın hiç olmaz ise senevi yirmi beş frank varidatı olmalıdır ki, âlemde istediği gibi filozofluk taslayabilsin. Bizde frank değilse de hiç olmazsa o miktar kuruş lazımdır ki insan filozofhane bir şıklık ve şıkane bir filozofluk taslayabilsin...”(s.19)
Ahmet Mithat Efendi’de bendenizi en çok şaşırtan husus konu ne olursa olsun birden kendimizi para işlerinin içinde bulmamız.
İyi peder olmanın esaslarından bahsederken, aile kurmayı önemsemeyen yeni gençlere mevzuyu getirmek üzere iken, birden konu filozof meselesine geliyor, filozof olmak da şıklık ile bağlantılandırılıyor, şıklık da tabii ki parayla...
Allah rahmetini ziyade etsin, Ahmet Mithat Efendi günümüzde herkesin hiç para gerektirmeden sosyal medya ortamında gayet şık bir şekilde “filozof” olabildiğini görse idi acaba fikir, zikir, para mevzusunu nasıl ele alırdı?
Söylemesi ayıp TÜYAP İstanbul’a ilk defa “yazar” olarak katılacağım. Yıllarca sadece okuyucu olarak katılmayı tercih ettim.
TÜYAP Kitap Fuarı Tepebaşı’nda yapıldığı yıllarda fuar bitene kadar en az üç defa giderdim. İlk gidiş hafta içi sabah erken olurdu. Kitaplara bakar, broşür toplardım. İkinci gidişimde broşürden seçtiğim kitapları alırdım. Üçüncü gidiş hafta sonu olurdu. Yazarları uzaktan seyrederdim. Vücut dillerine, yalnızlıklarına bakardım. Sevdiğim yazarlar olurdu. Yanlarına gidemezdim. Bir selam veremezdim. Zannederdim ki gidersem onların durduk yere vaktini alacağım.
İçimde ukdedir, rahmetli Necati Sepetçioğlu ve eşini öyle uzaktan seyretmiştim. Niye gidip bir selam veremedim... Attila İlhan’ı izledim öyle uzun uzun. Bir defasında Füsun Akatlı ile karşılaştım. Kitap bakıyordu. Heyecan ile hikaye üzerine yazdığı kritikleri okumaktan ne kadar büyük zevk aldığımı anlattım. Çok şaşırdı. Çok. İlk defa böyle bir şey oluyor dedi.
Velhasıl...
Oralardaysanız beklerim. Sözü söze ekleriz.
Başım tenha olacağı için uzun uzun konuşuruz.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.