
Bir dünya olduğu ve hepimizin onun içinde yaşadığı kabulü görünüşte doğrudur. Bu dünyada olan her şeye hepimiz aynı anda tanık oluyoruz ve bu bize hepimizin aynı şeyi aynı şekilde yaşadığımız hissini veriyor. Ancak işin biraz daha ayrıntılarına baktığımızda, bu fiziki ortaklığı iç dünyalarımızın pek de doğrulamadığını görebiliyoruz. Elbette hepimiz bu dünyada seyreden büyük hikayenin bir parçasıyız ama tek tek hepimiz aslında kendi içimizde bu dünyanın farklı seyreden parçalarıyız. Baktığımızda gördüğümüz şeyler, yaşadığımızda hissettiklerimiz, kafamızda hiç durmaksızın yanıp sönen düşünceler, her birimizin bu büyük hikayenin içinde aslında kendi evreninde nefes alıp verdiğini gösteriyor. Olan biten şeylere kendi içimizden bakıyoruz, onları anlama, anlamlandırma, o şeyi başka şeylere bağlayarak bütünleme imkanımız, ancak kendi zihinsel ve kalbî kapasitemiz, kabiliyetimiz, çapımız ve derinliğimiz kadar... Hepimiz ortak somut oluşlar üzerinde her an kendi soyut gerçekliğimizi yaşıyoruz. Yeni dünyada zihinler ve kalpler arası mesafeler giderek açılıyor üstelik. Aynı konuda konuşan ya da tartışan insanların aslında aynı şeyden söz etmediğini, o şeye aynı yerden bakmadığını, hatta neredeyse tek bir mesele üzerinde bile aynı dünyada yaşamadıklarını aşikar ettiklerini görebiliyoruz. Aslında hepimiz kendi yörüngesinde dönen gezegenler gibiyiz. Tek kesişme noktamız aynı uzayın içinde bulunuyor olmak...
“Bir kişinin bir kelimeyle kastettiği bir diğerininkiyle tam tamına aynı değildir ve her farklılık, ne kadar küçük olursa olsun, sudaki bir halka gibi yayılır dilin bütününe. Bu yüzden her anlama aynı zamanda bir anlamama, düşünce ve duygulardaki her mutabakat aynı zamanda bir ayrılıktır” diyor Byung-Chul Han, ‘Şeffaflık Toplumu’ ismini verdiği kitabında.
Vücudumuzun görme merkezi nasıl gözlerimizin gördüğü bir şeyi optik süreçler sonunda bir görsel anlama ulaştırıyorsa; yaşadığımız herhangi bir şeyin, duyduğumuz, okuduğumuz herhangi bir sözün bizde bir anlama kavuşması da zihnimizde benzeri bir sürecin işlemesiyle mümkün oluyor. Anlamlandırma kapasitemiz anlama kabiliyetimiz kadar yani. Bize ulaşan, farkında olduğumuz her şeyi kendi zihinsel filtrelerimizden geçirerek kendi anlam rengimize boyuyoruz. Dolayısıyla yaşadığımız hadiseler, işittiğimiz sözler, karşılaştığımız davranışlar, ancak bizim anlamlandırabildiğimiz kadar, bizim verebildiğimiz şekil, kıvam, derinlik ve genişlik çerçevesinde var olabiliyor. Bu şu demek, ne yaşıyorsak, kendi kapasitemiz kadar, kendi anlamlandırabildiğimiz kadar, kendi hissettiğimiz kadar yaşıyoruz. Bütün bunlar aynı dünyada oluyor ama aslında tek tek hepimiz kendi tek kişilik dünyamızda yaşıyoruz. Dünya, bütün bu tek kişilik dünyaları bir arada tutuyor sadece.
Başkalarına ilişkin algılarımız, eğer duygu ve düşüncelerimizi kendi sınırlarımızın ötesine taşıracak bir özge merakımız yoksa, kendi biçip diktiğimiz ve onlara giydirdiğimiz kıyafetler mesabesinde kalıyor. Bir bilinçten söz ediyorsak, ne kadar uçsuz bucaksız çeperlere sahip olsa da bu bilinç ancak öznel bir varlığa sahip... Varlığın her zerresinde nefes alıp veren hakikatle temas edebilmek içinse, o tekil bilincin ötesine geçmek gerekiyor. Bu anlamda her insanın, kendi sınırlarıyla sınırlı bilinç kapasitesinin onun mahpusluğu olduğunu söyleyebiliriz belki de. Kişi, eğer kapalı kaldığı bu dört duvarı aşacak içsel gayreti göstermiyorsa, kozasının dışına çıkamıyor, hakikat göğünde kanat çırpacak bir kelebek olamıyor demektir.
“Yeryüzünde birbirimizle tokuşup duruyoruz” dedi beyaz saçlı adam, “oysa yüzlerce sığırcık birbirine çarpmadan, birbirini incitmeden nasıl büyük bir ahenkle dans ediyor gökyüzünde!”
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.