Türkiye İzmir gibi yönetilseydi

04:0013/01/2026, Salı
G: 13/01/2026, Salı
İhsan Aktaş

Siyasette bazı sorular vardır; cevap üretmek için değil, zihniyetleri teşhir etmek için sorulur. “Türkiye son 20 yıldır İzmir’i yöneten bir anlayışla yönetilseydi bugün hangi ülkeden söz ediyor olurduk?” sorusu da tam olarak böyledir. Cumartesi günü saat 14.00’te Birlik Vakfı’nda güvenlikten dış politikaya, Türkiye siyasetine uzanan bir çerçevede yaptığım konuşmada bu soruyu özellikle merkeze aldım. Çünkü Türkiye’nin bugün geldiği nokta, yalnızca yapılanların değil, yapılmayanların, ertelenenlerin

Siyasette bazı sorular vardır; cevap üretmek için değil, zihniyetleri teşhir etmek için sorulur. “Türkiye son 20 yıldır İzmir’i yöneten bir anlayışla yönetilseydi bugün hangi ülkeden söz ediyor olurduk?” sorusu da tam olarak böyledir.

Cumartesi günü saat 14.00’te Birlik Vakfı’nda güvenlikten dış politikaya, Türkiye siyasetine uzanan bir çerçevede yaptığım konuşmada bu soruyu özellikle merkeze aldım. Çünkü Türkiye’nin bugün geldiği nokta, yalnızca yapılanların değil, yapılmayanların, ertelenenlerin ve bilinçli tercihlerle dışarıda bırakılanların da neticesidir.

Birlik Vakfı denince insanın zihninde ister istemez eski Meclis Başkanımız İsmail Kahraman abi gelir: Fedakârlıkla ve kahramanlıkla yürütülen bir mücadelenin, yarım asır sonra toplumsal hafızada ne denli kalıcı izler bıraktığını görmüş oluyoruz.

Konuşmama öğrencilik yıllarımdan bir hatırayla başladım. 1987 yılı… Üniversite öğrencisiyim. Türkiye’de ideolojik sertliğin, radikal tartışmaların, neredeyse kavga havasında geçen panellerin hâkim olduğu bir dönem. Milli Gençlik Vakfı’nda öğrenci liderliği yapıyorum. Bursa’dan İstanbul’a gelmişim. Bir gün Birlik Vakfı’nın önünden geçerken içeride bir konferans olduğunu fark edip arka sıralardan bir yere oturdum.

Kürsüde rahmetli Prof. Sabri Orman vardı. “Gazali’de İktisat Teorisi”ni anlatıyordu. O günlerin gürültülü, sert ve çoğu zaman yüzeysel tartışmalarının aksine, son derece dingin, derinlikli ve vakur bir üslup… Genç bir öğrenci olarak içimde şu kanaat oluşmuştu: Uzun soluklu olan yol bağırarak değil düşünerek konuşanların yoludur.

Aradan yaklaşık otuz yıl geçti. Aynı mekâna bu kez konuşmacı olarak gittiğimde salondaki tablo dikkat çekiciydi. Birlik Vakfı bir gençlik hareketi değil; 50-60 yıldır bu ülke için bedel ödemiş, memleket, siyaset ve kültür üzerine söz söyleme ehliyeti olan insanlardan oluşan bir zemin. Böylesi ortamlarda asıl kıymetli olan, konuşmanın kendisinden çok, sonrasında yapılacak müzakeredir.

Konferansta Türkiye’nin Suriye iç savaşı sürecindeki dış politikada gelinen sorunlu döneme özellikle vurgu yaptım. ABD ile müttefik olarak girilen bir süreçten, zamanla açık bir karşıtlığa evrilen tabloyu… 1950’den bugüne NATO ekseninde kurulan dış politika mimarisinin nasıl çöktüğünü. Türkiye’nin bu sürece nasıl refleks gösterdiğini…

Bu kritik aşamada Türkiye sahaya sert gücünü sürdü. Suriye’de üç askerî harekât gerçekleştirdi, Libya’ya askerî destek verdi, Doğu Akdeniz’e donanmasını indirdi. Devamında Karabağ Savaşı’nda Azerbaycan’ın Ermenistan karşısında elde ettiği başarıda Türk ordusunun belirleyici desteği ve rolü net biçimde ortaya çıktı.

Türkiye kaybettiği pozisyonu adım adım yeniden inşa etmeye başladı. Karabağ Savaşı sonrasında dünya liderlerinin Sayın Cumhurbaşkanımız’la görüşmek için adeta sıraya girmesi tesadüf değildi. O gün şu soruyu sormuştum: Son iki ayda Birleşmiş Milletler’de yapılan görüşme sayısı mı fazlaydı, yoksa Sayın Cumhurbaşkanımızın diğer devlet başkanlarıyla yaptığı temaslar mı?

Bugün Suriye iç savaşından Türkiye-Mısır-Suudi Arabistan-Pakistan yakınlaşmasına, Aden Körfezi ve Kızıldeniz havzasındaki dengelerden Sudan’ın istikrarına, Yemen meselesine kadar uzanan yaklaşık 15 yıllık bir jeopolitik yeniden konumlanmadan söz ediyoruz.

Bu süreçte çoğu zaman gözden kaçan kritik bir gerçek var: Türkiye, Çin’le birlikte altyapısını ve kalkınmasını Batı desteği olmadan gerçekleştirebilen nadir ülkelerden biridir. Bugün küresel tartışmalarda yalnızca savunma sanayimiz değil; enerji hatları, lojistik merkezler, otoyollar, ulaşım ağları ve kurulan ekonomik ekosistemler de konuşuluyor.

Eğitimden sağlığa, ulaşımdan enerjiye kadar inşa edilen bu altyapı; savunma sanayii ile desteklenen güçlü bir orduyla birleşince Türkiye’yi küresel güç dengelerinde hesaba katılması gereken bir aktöre dönüştürdü.

İşte tam bu noktada bu soruyu sormadan geçemiyoruz. Allah korusun son 20 yılda Türkiye’yi İzmir’i yöneten zihniyet yönetmiş olsaydı? Yatırımı öncelemeyen, kalkınma perspektifi olmayan, günübirlik ve popüler meselelerle siyaset yapan bir anlayış bu ülkenin başında olsaydı, bugün hangi Türkiye’den söz ediyor olurduk?

Her şey zıddıyla kaimdir. Türkiye’nin bugün ulaştığı bölgesel güç kapasitesini ve küresel diplomatik etkinliğini konuşurken, alternatif ihtimalleri de düşünmek zorundayız.

Bu soru öncelikle Cumhuriyet Halk Partisi için can yakıcıdır: Yaklaşık 25 yıldır neden iktidara gelemediğinin cevabı, bu zihniyet farkında gizlidir.

Ancak aynı soru AK Parti için de hayati önemdedir. AK Parti’yi iktidara taşıyan siyasi motivasyon neydi? Bugün o motivasyondan uzaklaşılan, örselenen, zayıflayan alanlar var mı?

Hafazanallah… Eğer bu ülkeyi yönetenler de zamanla Türkiye’yi İzmir gibi yönetenlere benzerlerse mesele bir parti meselesi olmaktan çıkar; doğrudan Türkiye’nin geleceği meselesine dönüşür.

Çünkü Ankara’nın bir dönüştürme gücü var. Birçok partiyi idealinden uzaklaştırmayı başarmıştır.

#siyaset
#politika
#İhsan Aktaş