Yazarlar Ne yersin kozumu?

Ne yersin kozumu?

İsmail Kılıçarslan
İsmail Kılıçarslan Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

Türkü, “aşığı kül eyler sendeki ziya” dizesine gelip dayanınca gülümserdi her seferinde. O eski, yaralı, uzakta kalmış geçmişe yaslanır ve genişletirdi gülümsemesini. Sonra üzülürdü, ama hatırlamazdı neye üzüldüğünü.

İhsan, yurtdışında iyi bir eğitim almış, akademide çabucak yükselmiş, kendisine denk gördüğü bir başka akademisyenle mantık evliliği yapmıştı. Sevmişti de onu çok. Hoş, hala da çok severdi.

“Hayatımın fırsatıydı” diye tanımladığı o fırsat karşısına çıktığında yine de kurulu düzenini, verili hayatını değiştirmek fikri ona çok uzak gelmişti. Fakat teklif de reddedilecek gibi değildi. Memleketin en büyük gruplarından biri “gel, bütün işletmelerimizin başına geç” demişti zira.

Üniversitedeki küçücük odasından, Boğaz gören kocaman bir yönetici odasına ilk geçtiğinde “bu iş tamam” demişti kendi kendine.

O iş de tamam olmuştu aslında. Hayalini bile kuramayacağı kadar çok para kazanmaya başlamış, yönettiği şirketler grubunu istikrarlı şekilde büyütmüş, hatta grubun küçük ortağı haline gelmişti birkaç yıl içinde.

Yaş öyle böyle 40’ı geçince “her şeyin zirvesinde, kendisinin uzağında” bir yerde buldu kendini. Ne yapsa, nasıl etse içindeki o devasa boşluğu dolduracak bir şey bulamıyordu. Dünyanın dört bir yanını gezmeyi denedi önce. Ardından kadınları denedi. Kokainin tadına baktı. Dolmadı. Dolduramadı. Güç yetiremedi o boşluğa.

“Böyleyken böyle” dedi patronlara, “o kadar yoruldum ki izninizi isteyeceğim. Ege’de, küçük bir kasabada yaşamaya karar verdim.”

Eşi, bu fikrin en büyük destekçisiydi. Az bilinen, şirin bir Ege kasabasında karar kıldılar. Bir butik otel aldılar. İş yapıp yapmamasını çok önemsemediler. Hayatlarının sonuna kadar harcasalar bitmeyecek paraları, yatırımları, kiraya verdikleri daireleri, dükkanları vardı.

İlk bir yıl öyle böyle hoşuna gitti bu yeni düzen. Yırtlaz kalabalıklardan, gündelik telaşlardan uzakta, nasıl derler “kendilerine vakit ayırarak” kurdukları bu yeni yaşam formu “her şeyin tamam olduğu yer” gibi geldi ona.

Birinci yılın sonuna doğru gelip yapıştı yine yakasına o bedbinlik, o yabancılık duygusu. Hayata kafasını banamadan akıp gitmeye başladı günler. Günlerin getirdiği kurşun gibi ağırlaşmaya başladı.

O gece o ağacı görmeseydi belki de o bungunluk, o bedbahtlık, o bedbinlik sürgit bir ruh haline dönüşecekti.

O gece, kafası hafif dumanlı halde kasabanın sokaklarında sürterken, bahçenin duvarından dalları sarkan bir erik ağacı gördü. Olgunlaşmış erikler ay ışığında parıl parıl parlayınca birkaç tane yemek istedi. Uzandı, alamadı. Sonra “nasılsa bir şey olmaz” deyip açık olan kapıdan süzülüverdi bahçeye. Dalları kendine doğru çekip gönlünce erik yemeye başladı. Bir erik, bir tane daha, bir başkası… Uzadı gece.

Dalıp gitmişken “daha suluları var dalların yukarısında, merdiven getireyim sana” diyen bir sesle irkildi. Baktı. 70 yaşlarını aşmış, kırçıl sakallı, el kadar bir ihtiyar. Ve gecenin karanlığını aydınlatan bir çift göz.

“Özür dilerim” falan demeye kalmadan ihtiyar merdiveni getirdi. Bir de poşet. Çaresiz, utana utana merdivene çıkıp poşete erik doldurmaya başladı.

Merdivenden inene kadar bu sefer de 20’li yaşlarında bir delikanlı çay getirdi.

Bahçenin karanlığında bir masaya oturduklarında yaşlı adam “beğendin mi üzümleri?” diye sordu. “Üzümleri derken” diye sordu bizimki.

Soruş o soruş işte. Kalbinin sıkışması, beyninin zonklaması, ruhunun huzursuzluğu ağacına vurulmuş dutlar gibi birer birer döküldü yere o gece o bahçede. Kendisine ne olduğunu, bu kırçıl sakallı, el kadar ihtiyarın kendisini nasıl ameliyat ettiğini, sabah namazını kıldıkları kasaba camisinde düşündü, ama bulamadı. Bir çift göz insanın tam kalbinin ortasında konaklarmış, onu anladı. Bir çift söz insanın tam gönlüne otağ kurarmış, onu da.

Toprağın fırında saatlerce pişip testi olması gibi pişip testi oldu İhsan. Kah dolup aktı, kah akıp doldu yeniden. Bazen içindekini sızdırdı, bazen içindeki sızdı başka testilere. Önce kendisini, sonra etrafındakileri serinleten bir vahaya dönüştü kısa sürede. O 70’ini aşkın ihtiyarın dizinin dibinde, ihtiyarın “ihvan” diye seslendiği 80-100 kişilik topluluğun bir parçası haline geldi.

Türkü “aşığı kül eder sendeki ziya” kısmına bir kez daha gelmişti. Eskiden otel olarak kullandıkları binanın mutfağından seslenen eşi nazlanıverdi: “Aşk olsun İhsan. Hem ihvanı lokmaya çağırdın, hem yine türküye dalıp gittin.”

“Aşk oldu zaten” diye cevap verdi İhsan, “aşk oldu ve kapladı bütün cihanı. Galiba önce aşk vardı ve aşk her şeydi sultanım.”

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.