
Bu yılın mayıs ayında İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından ilk baskısı yapılan Prof. Ergun Özbudun''un "1924 Anayasası" başlıklı kitabı birçok açıdan değerli bilgiler ve analizler içeriyor. 1924 Anayasası, değerli anayasacımızın da belirttiği gibi bugün hâlâ "hayranları" çok sayıda olan bir anayasa metnidir. Bu anayasanın karakteri ile "1961 ve özellikle 1982 Anayasalarının vesayetçi ruhu karşılaştırıldığında, bunlardan ilkinin daha demokratik olduğuna inanan hayli çok sayıda kişi vardır."
Özbudun, bu saptamayı yaptıktan sonra "ölçüsüz" olarak niteleyebileceğim hayranlığa ilişkin şu değerlendirmeyi yapmayı da unutmamış: "Oysa, 1924 Anayasası''nın 27 Mayıs darbesi ile sonuçlanan âkıbetinin gösterdiği gibi, Türkiye bu konuda da bir orta yol bulmak zorundadır. Çağdaş çoğulcu demokrasi anlayışı, elbette, mutlak yetkili, her şeye kadir bir Meclis anlayışı ile bağdaşmaz."
Benim de çok haklı ve yerinde bulduğum bir değerlendirme bu. Gerçekten de "her şeye kadir bir Meclis anlayışı" çoğulcu demokrasi anlayışı ile bağdaşmaz ve bu bağdaşmazlık mutlaka üzerinde özellikle kafa yorulması gereken bir büyük sorundur. Ama görüyoruz ki, siyaset ve hukuk felsefesini işe katmadan anlaşılması (ve çözülmesi) imkansız olan bu büyük konu –bizde- hâlâ yeterince tartışmaya açılmış değildir.
"Millet"in "Meclis" yoluyla eskinin monarklarının-krallarının yerini almasının tarihi ve anlamı bugüne kadar hakkında çok kafa yorulmuş, haddinden fazla yazılıp çizilmiş bir büyük dönüşümdür. Bu büyük dönüşüm tabi ki işi karikatüre vardıran "tebaa idik millet olduk" gibi işi aceleye getiren klişelerle anlaşılacak-açıklanacak bir olgu değildir. Biliyorsunuz; "Millet"in "Meclis" yoluyla kralın yerini almasının doğurduğu yepyeni sorunlar Fransız Devrimi bağlamında tartışılmaya başlanmıştır. Büyük Devrim''in "Millet", "Genel İrade", "Egemenlik", "Yurttaşlık", "Temsil" gibi doğrudan siyaset ve hukuk dünyasına dahil ettiği kavramlar çok geçmeden, 19. Yüzyılın ilk çeyreğinden başlayarak büyük bir fikir ve siyaset mücadelesinin yürütüldüğü alanı oluşturmuştur.
"Millet" ama hangi millet? "Genel İrade" ama aslında kimin-kimlerin iradesi? "Egemenlik" ama kimin-kimlerin egemenliği? "Yurttaşlık" ama hangi yurttaşlarla? "Temsil" ama kim kimi ne derece temsil ediyor?
Fransız Devrimi''nin bu kavramlar etrafında başlattığı büyük tartışmanın önemli kırılma noktasını da hatırlatmadan geçmeyeyim: Benjamin Constant''ın liberal düşüncenin büyük babalarından birisi olarak bu kırılmanın yolunu açanların başında geldiğini de hatırlatmadan geçmeyeyim. Fransız Devrimi''nin icadı olan bu kavramlar etrafındaki gelişmelere -Ergun Özbudun''un yeni kitabından hareketle -önümüzdeki yazılarda- değinmek istiyorum.
Bugün için Özbudun''un kitabının "Sunuş" bölümünde 24 Anayasası''nın "tarihimizde önemli, ancak biraz da paradoksal bir yeri vardır" diyerek sıraladığı üç paradoksu aktarmakla yetineceğim:
Birinci paradoks, "Bu anayasa, TBMM''nin hemen bütün üyelerinin Mustafa Kemal Paşa''nın kurduğu Halk Fırkası üyelerinden oluşmasına rağmen, Anayasa üzerindeki Meclis görüşmeleri, kayda değer bir tartışma hürriyeti içerisinde geçmiş, Anayasa Komisyonu''nun (Kanun-u Esasî Encümeni) Cumhurbaşkanı''na geniş yetkiler tanıyan birçok önerisi, milletvekillerinin çoğunluğunca şiddetle eleştirilerek sonuçta reddedilmiştir."
Önemli bir tespit bu. Demek ki Birinci Meclis''in "İkinci Grup" olarak adlandırılan muhalif milletvekillerin neredeyse tamamı artık Meclis çatısı altında değilken bile üyeler böyle bir "paradoksu" sergileyebilmişlerdir. Bu paradoksu şu hususu birlikte düşünelim diyerek de hatırlatıyorum: "Paradokssuz bir cumhuriyet" ne kadar da hızlı gerçekleşmiş....
Üyeleri Mustafa Kemal Paşa tarafından belirlenmiş olsa da Anayasa Komisyonu''nun "Cumhurbaşkanı''na Meclis''i fesih ya da seçimleri yenileme yetkisinin verilmesi" (Fransa gibi bir "yarı başkanlık sistemi"nde olduğu gibi yani) teklif etmesi gerçekten de o kadar şiddetli tepki almıştır ki, bu kadar olur doğrusu... Komisyon önerisine karşı "en çarpıcı eleştirileri" dile getiren Saruhan milletvekili Reşat Bey''in şu sözlerine bakın:
"Gazi Paşa Hazretleri katiyen emin ve müsterih olsunlar ki, millet yine kendi tâbir ve tavsiyeri veçhile, hâkimiyetlerinden bir zerresini ismi ve makamı ne olursa olsun ve kim olursa olsun, hiçbir makama, hiçbir ferde tavdi ve teslim etmeyecektir... Kanaat-i kat''iyem şudur ki, farz-ıAllah Reisicumhur olsa, kat''i arzediyorum. Hâşâ. Melaike-yi kiram (büyük melekler) Heyet-i Vekile olsa, fesih salâhiyetini verecek yoktur."
İkinci paradoks: "...bu Anayasa''da, birkaç ay sonra konsolidasyon sürecine girecek olan otoriter tek-parti rejimini çağrıştıracak hiçbir izin bulunmamasıdır. Gerçekten Anayasa, çoğulcu (plüralist) değilse de, o günün hâkim anlayışı ''çoğunlukçu'' demokrasi anlayışına tamamen uygun olarak hazırlanmış, bu anlayışın sonucu olarak, mutlak ve sınırsız yetkili bir yasama organı çıkarmamıştır."
Bu paradokstan kendi adıma şu sonucu çıkarıyorum: Demek ki , iktidarda olanlar "otoriter tek parti rejimini çağrıştıracak" (niçin "çağrıştıracak"?) bir rejimi akıllarına koydular ise "Anayasa" denilen kurucu sözleşme "çoğunlukçu demokrasi" anlayışının taşıyıcısı da olsa hiçbir hükmü yoktur...
Bu paradoksla ilgili olarak Prof. Özbudun''un 24 Anayasası''nı "çoğunluklu demokrasi anlayışına tamamen uygun olarak hazırlanmış" olarak nitelemesini yadırgadım doğrusu. Çünkü "çoğunluklu demokrasi" anlayışının da sonuç olarak "seçme ve seçilme hürriyeti" olmadan anlaşılması mümkün müdür? Oysa (Özbudun''un da hatırlattığı gibi) 24 Anayasası''nın öngördüğü milletvekili seçimleri 1946 yılına kadar, "Meşrutiyet dönemlerinde olduğu gibi iki dereceli olarak yapılmıştır."
Üçüncü paradoks, benim de arada bir hatırlatmaktan zevk aldığım bir paradoks. Şöyle yani: " Üçüncü bir paradoks, 1946 ve sonrasında çok-partili hayata geçilirken, bu Anayasa''nın noktasına ve virgülüne bile dokunulmamış olmasıdır. Bunda elbette, Anayasa''nın demokratik bir ruhla hazırlanmış olmasının büyük etkisi vardır. Gene de, aynı Anayasa''nın hem otoriter bir rejimin, hem çok-partili demokrasinin temel kanunu işlevini görmesi, otoriter rejimlerden demokrasiye geçişlerde çok istisnaî bir durumdur."
Üçüncü paradoksun yorumu da şöyle olsun: Demek ki, "Anayasa"nın şöyle ya da böyle olması ile ülkenin -iktidar-muhalefet fark etmez- siyasal yapısı ve işleyişinin en ufak bir ilgisi yoktur! Bu hususta şunu da ekleyeyim: "Yeni Anayasa" çalışmalarının bu derece ruhsuz, tutarsız ve içeriksiz yürütülmesinin nedeni de "Anayasa"ya ilişkin bu ciddi kayıtsızlık değil midir?
Söylediğim gibi, Özbudun''un "1924 Anayasası" kitabı daha en az iki yazının konusunu oluşturacak.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.