"Tarih"in böylesini -gerçekten- özlemişiz

00:003/12/2007, Pazartesi
G: 29/08/2019, Perşembe
Kürşat Bumin

Şükrü Hanioğlu''nun iki yazısı (Zaman gazetesi, 22 ve 23 Kasım) bana son derece önemli göründü. Dolayısıyla dün olduğu gibi bugünkü yazıda da, bu "özlenen tarih"in bende uyandırdığı heyecanı size de sirayet ettirmeye çalışacağım...Hanioğlu, yazısına çok değer verdiği ("kelimenin hakiki anlamıyla âlim niteliğini haiz bir tarihçi") Prof. Halil İnalcık''ın yakın zamanda bir gazeteye gönderdiği "notta" öne çıkan, Türk tarihçiliğinin "Osmanlı dağılması"na temel yaklaşımını ele alarak başlamış. Söz konusu

Şükrü Hanioğlu''nun iki yazısı (Zaman gazetesi, 22 ve 23 Kasım) bana son derece önemli göründü. Dolayısıyla dün olduğu gibi bugünkü yazıda da, bu "özlenen tarih"in bende uyandırdığı heyecanı size de sirayet ettirmeye çalışacağım...

Hanioğlu, yazısına çok değer verdiği ("kelimenin hakiki anlamıyla âlim niteliğini haiz bir tarihçi") Prof. Halil İnalcık''ın yakın zamanda bir gazeteye gönderdiği "notta" öne çıkan, Türk tarihçiliğinin "Osmanlı dağılması"na temel yaklaşımını ele alarak başlamış. Söz konusu notun şu son cümlesi, İnalcık''ın da paylaştığı bu yaklaşımı iyi özetlemektedir:

"... Çaresiz Osmanlı hükümeti, seyirci kalmak durumuna düşer ve Batı nasıl planlamışsa ona karar verilir. Balkan milletlerine özerklik veya doğrudan bağımsızlık sağlanır. Batı, bugün aynı taktiği Türkiye''ye karşı uygulama yolundadır."

İnalcık''ın sözünü ettiği "son taktik"in Kürt soruna ilişkin olduğunu tahmin etmişsinizdir.

Hanioğlu (da) bu yaklaşımın "bütünüyle yanlış olduğunu" iddia etmenin mümkün olmadığı fikrinde. Ancak bütün mesele bundan mı ibarettir; "meseleye farklı bir zaviyeden bakmak bize gündemimizdeki meselenin çözümüne dana ciddi katkılarda bulunacak bir çerçeve" temin edemez mi?

İşte, Hanioğlu, "Osmanlı çöküşü ve günümüzün Kürt sorunu" başlıklı iki yazıda bu çerçeveyi çizmeye çalışmaktadır.

Değerli tarihçi, "bütünüyle yanlış olmayan" ancak pek çok hususu da açıklamadan uzak olan bu "yaygın" yaklaşımın-tahlinin çerçevesini genişletmek için şu soruyla işe başlıyor:

"Ezelî ve ebedi düşmanlık tezi Osmanlı çöküşünü açıklar mı?"

Takdir edersiniz ki, söz konusu "yaygın" tahlil bu soruya cevap aramadan, bu yönde bulunacak yeni açıklamalarla zenginleştirilmeden kapatılacak olursa, dünün Osmanlısı ve bugünün Türkiyesi''nin doğruları ve yanlışlarıyla hiçbir zaman bir "özne" olarak değerlendirmemesi gerektiği, tarihlerinin her zaman "dışarıdan" yazılmış olduğu gibi –tabii ki- yanlış bir sonuca da ulaşılacaktır.

Dünkü yazımı bitirirken Hanioğlu''nun yazısından yaptığım bir alıntıda Sırp İsyanı ve Yunan Ayaklanması''ndan bahisle, ortaya çıkan "yeni değerler ve onlar çerçevesinde merkeze yöneltilen isteklere karşı", idarenin nasıl bir tutum içinde olduğu çok güzel anlatılıyordu. Yani şu tutum: "Sorunları yok sayma, onların aslında olmamaları gerektiğini savunma, dolayısıyla siyaset üretmeyi değil meselenin adını koymayı dahi ''yok yere gâile çıkaracak eylem'' telakki eden bir yaklaşım..."

Söz konusu tutum gerçekten çok güzel tarif edilmiş. Tarifin sadece şu bölümü bile –dün ve bugün- o kadar çok şeyi açıklıyor ki: "...onların aslında olmamaları gerektiğini savunma,".

Yani bir bakıma –benzetmek gibi olmasın- Hannah Arendt''in totaliter sistemlere ilişkin söylediği gibi, olanın yani gerçeğin varolmaması ve onun yerine başka bir "gerçekliğin" geçmesi gerektiği yolundaki ısrarı hatırlatan bir tutum...

Hanioğlu, bu çerçevede "tablonun diğer yanı" olarak nitelediği manzara ise şöyledir: "Osmanlı toplumları içinde mevcut hoşnutsuzlukların, uygulamaya yönelik şikayetlerin, değişik süreçlere daha fazla katılım ve daha üst düzeylerde tanınma arzularının milliyetçi grupların tekeline alınmasıdır. Bunu müteakiben sahneye konulan ise siyaset üretmeyen, sorunun varlığını reddeden yasakçı merkez ile mevcut talepleri maksimalist milliyetçi istemler haline getiren marjinal örgütlenmeler arasında uzlaşma noktası bulunmayan çatışma olmaktadır."

Tarihçinin şu tespitinin sadece dünü değil, büyük ölçüde bugünü de açıkladığını sanıyorum:

"İlginçtir ki, Osmanlı merkezi çevreden kendisine değişen değerler çerçevesinde yöneltilen talepleri cevaplayamadığı gibi, onları kavramakta dahi zorlanıyordu."

Bu tespite ilişkin örnekler de çok aydınlatıcı:

Mesela Islahat Fermanı gibi 19. yüzyılın başında "Osmanlı düzeninde devrim yaratabilecek" nitelikteki değişiklikler yüzyılın ikinci yarısında "hakkın geç teslimi" olarak algılandığı için bunlara neredeyse omuz silkinmiş, "Milliyetçiliğin olağanüstü ivme kazandığı bir dönemde yalın ''dinler arası eşitlik'' adımı yöneltildiği kitle tarafından gecikmiş olduğu kadar istenilen sonuçlara ulaşmayı sağlayamayacak bir siyaset olarak mütalâa edilmiştir."

Benzer şekilde, asrın yüzyılın başında ciddi taraftar bulabilecek, herkesi kapsayan bir "Osmanlı üst kimliği" de, yüzyılın ikinci yarısında "Müslüman Arnavutlar tarafından dahi bir asimilasyon, üstü kapalı bir ''Türkleştirme'' siyasetinin reddedilmesi gerekli aracı olarak yorumlanabilmiştir."

Demek ki işin başı "siyaset üretimi"; ancak zamanında olmak şartıyla...

Hanioğlu''nun "Osmanlı dağılması ışığında Kürt sorunu" hakkındaki düşüncelerinin gözden geçirilmesini de yarınki yazıya bırakalım.