İman etmeden evvel inkâr etmek gerek!

04:0021/02/2026, Cumartesi
G: 21/02/2026, Cumartesi
Mahmut Ay

Hayattaki şu iki evrensel yasayı hatırlayalım: 1. Dolu olan bir şey, yeni bir şeyle doldurulamaz. Öncelikle onun boşaltılması, sonrasında yeni bir dolum yapılması gerekir. 2. İki zıt bir arada bulunamaz. Hayatta daima tercihler yapıyoruz. Yaşamımız, tercihlerimizle şekileniyor. Günlük hayatta “Bugün ne yesem nereleri gezsem?” gibi basit tercihlerden tutun “Hangi ideolojiyi benimsesem, hangi fikir adamını takip etsem, hangi siyasî partiyi ve lideri desteklesem, nasıl bir inanç ve ahlâk sistemine

Hayattaki şu iki evrensel yasayı hatırlayalım: 1. Dolu olan bir şey, yeni bir şeyle doldurulamaz. Öncelikle onun boşaltılması, sonrasında yeni bir dolum yapılması gerekir. 2. İki zıt bir arada bulunamaz.

Hayatta daima tercihler yapıyoruz. Yaşamımız, tercihlerimizle şekileniyor. Günlük hayatta “Bugün ne yesem nereleri gezsem?” gibi basit tercihlerden tutun “Hangi ideolojiyi benimsesem, hangi fikir adamını takip etsem, hangi siyasî partiyi ve lideri desteklesem, nasıl bir inanç ve ahlâk sistemine inansam?” gibi önemli tercihlere kadar pek çok tercihte bulunuyoruz. Bu tercihlerimizi bazen bilinçli ve kararlı bir şekilde yapıyoruz bazense bilinçsizce farkında olmadan yapıyoruz. Ama şu bir gerçek ki bu tercihler sebepsiz olmuyor. Temel tercihlerimiz, ona bağlı alt tercihleri de belirliyor. Bazen tercihlerimiz arasında çelişkiler de olabiliyor. Bunun nedeni, o tercihin bağlı olduğu üst tercih hususunda zihnimizde bir netliğin olmayışıdır. İşte bu noktada Hikmetli Kitabımız buyuruyor ki “Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse sapasağlam bir kulba tutunmuş olur” (Bakara 2/256). Yani temel tercihini Allah’a iman etmekten yana kullanmak isteyen kişi evvelemirde tâğutu inkâr etmelidir. Yoksa zihin ve gönül bulanıklığından kurtulamaz. Bir başka ifadeyle iman etmeden evvel inkâr etmeli ve başkaldırmalıdır. “Peki kimi ve neyi inkâr etmeli?” sorusuna Kur’an “Tâğutu inkâr edin!” cevabını veriyor. O hâlde, “Tâğut nedir veya kimdir?” Bu kelime “tuğyân” kökündendir, “haddini fazlasıyla aşarak azgınlık eden” anlamına gelir ve Kur’an’da sekiz âyette yer alır.

Nahl Suresi’nin 36. âyetinde her peygambere “Allah’a kulluk edin ve tâğûttan uzak durun!” emrinin verildiği ifade edilir. Bu âyette tâğut “Allah’a şirk koşulan ve kişiyi O’ndan alıkoyan her şey” anlamında kullanılmıştır.

Nisâ Suresi’nin 60. âyetinde meâlen şöyle buyurulur: “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenlerin yaptıklarını görüyorsun değil mi? Onlar, tâğutun hükmüne razı olup onun huzurunda mahkemeleşmek istiyorlar.” Bu âyette münafıklar, Allah Resûlü’nün (sav) vereceği hükme, onun hakemliğine ve hâkimliğine razı olmayıp onun düşmanlarından birinin hükmüne razı olmayı istemeleri sebebiyle yerilmiştir. Rivayete göre, bir münafık ile bir Yahudi arasında anlaşmazlık olmuş; kimin vereceği hükme razı olacakları sorulduğunda haklı taraf olan Yahudi Hz. Peygamber’in (sav) hakemliğini istemiş, haksız olan münafık ise Yahudilerden Ka’b’ın hakemliğini istemiştir. Onun üzerine bu âyet inmiştir. Bu âyette tâğutun hükmünü istemek, Allah ve Resûlü’nün belirledikleri ilke ve hükümleri bırakıp şeytansı insanların belirledikleri ilke ve hükümleri benimsemek anlamında kullanılmıştır.

Özetle tâğut; insanları Allah’tan uzaklaştıran, Yaratıcı’ya ve yaratılanlara karşı haddini aşıp azgınlık yapan her kişi, düşünce, kurum ve düzendir. Elmalılı’nın da vurguladığı üzere “tâğut”un “azgın” anlamına geldiği dikkate alındığında onun put gibi cansız varlıklardan ziyade insan ve onun kurduğu şeytânî düzenlere işaret etmesi daha makul görünüyor. Kur’an’da “tağâ” fiilinin beş yerde Firavun’un azgınlığına atfen kullanılması dikkat çekicidir. Demek ki tâğutluk, Firavun’luktur ve tâğuta en güzel örnek Firavun’dur. Mümine yakışan, tıpkı Hz. Musa gibi devrinin firavunları karşısında iman ve cesaretle dimdik durup mücadele vermektir.

Ârifler ise bu yorumları kabul etmekle birlikte en büyük tâğutun, nefs olduğunu ve hakiki bir Mümin olmak için her şeyden önce nefsin azgınlığına karşı uyanık olup onun isteklerini inkâr etmek gerektiğini söyler.

Yazının başındaki iki değişmez yasayı tekrar hatırlayarak şunu söyleyebiliriz: İnsan, gönlünde Allah’a imana ve O’nun muhabbetine yer açmak istiyorsa evvelâ mâsivâ sevgisini yani Allah’ın muhabbetine zıt olan şeyin sevgisini gönlünden çıkarmalıdır.

Temel tercihlerinde tutarlı olmak isteyen kişi, Allah’a iman etmeden evvel, başta nefsi olmak üzere kendisini O’ndan alıkoyacak her şeye ve herkese “lâ” çekmelidir. O’na ve Resûlü’ne iman ettikten sonra da onları sevmeyenlerin düşünce ve hükümlerine “lâ” demelidir. Tıpkı kelime-i tevhidde olduğu gibi. Önce “lâ” deyip inkâr ediyor ve başkaldırıyoruz sonra “illâ” deyip yalnızca Allah’ı ilâh ve tartışılmaz otorite kabul ettiğimizi vurguluyoruz. Zira “lâ”sız “illâ” tutarsız bir zihin ve bulanık bir gönül demektir.

#aktüel
#ramazan
#mahmut ay