|
Yazarlar

Yüzleşmek…

04:00 . 18/11/2019 Pazartesi

Mehmet Acet

1976 yılında Taşkent’te doğan Acet, ilk ve orta tahsilini Taşkent’te tamamladı. İstanbul Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesinden mezun olan Acet mesleki kariyerine 1995 yılında TRT’ de staj yaparak adım attı. 1996 yılında Kanal 7 Dış Haberler Servisinde Muhabir olarak çalışmaya başladı. Bir yıl sonra Meridyen isimli dış politika programının yapımcılığını üstlendi. 1999 yılında Kosova’ dan savaş görüntülerini dünyaya geçen ilk gazeteci olarak ismini duyurdu. Daha sonra keskin bir dönüş yaparak diplomasi ve AB haberleri üzerinde yoğunlaştı. 2000 yılında Kanal 7’nin Brüksel temsilciliğini üstlendi. 1999 Helsinki zirvesinden 17 Aralık Brüksel zirvesine kadar uzanan süreçte AB - Türkiye ilişkilerini de ilgilendiren bir çok zirveyi yerinde takip etti. Son 7 yılda Orta Asya’ dan Amerika’nın batı yakasına kadar uzanan coğrafyayı gezerek bulunduğu ülkelerden haber ve dosya çalışmalarına imza attı. Kanal 7 Ankara temsilciliğine atanmadan önceki son çalışması Amerika’daki Ermeni Diasporası başlıklı dosya oldu. 2005 yılında Kanal 7’nin en genç yöneticisi olarak Ankara temsilciliğine atandı.

11 yıldır Kanal 7’nin Ankara Temsilciliğini yapan Acet, Kanal 7 ve Ülke tv de haftalık siyasi programlar yapmaya devam etmektedir.

İyi derecede İngilizce bilen Mehmet Acet evli ve iki çocuk babasıdır.

Mehmet Acet
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan EYT konusunda,
“Beni bu yola asla teşvik etmeyin. Milletimin zararına olan bir şeyde asla yokum. Seçim kaybetsek de yokum”
diyor.

Bu açıklamalar CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na sorulunca, şöyle yanıt veriyor:

“Seçimi kaybetme noktasına gelmesi tabii Erdoğan’ın başarısızlığını gösteriyor. EYT’liler hiç meraklanmasınlar, onların sorunlarını çözeceğiz.”
İki açıklamayı yan yana getirince sizce hangisi daha
‘erdemli’
duruyor?

Hangisinde toplam menfaati gözeten, hangisinde grup çıkarlarını önceleyen bir tutum var sizce?

Ya da hangisi
‘popülizme’
daha yakın duruyor diye soralım.
Çıkış noktası itibarıyla emeklilikte yaşa takılanlar sorunu, 1991 seçimlerinde
“Kim ne diyorsa ben 5 fazlasını vereceğim”
diyen Süleyman Demirel’in ülkenin başına bela ettiği bir konu.

Taşınabilir bir yanının olmadığı en baştan biliniyordu.

Ama önemli olan günü kurtarmaktı.

Sonuçta 8 yıl sonra sistem iflas etti, devlet emeklilerin maaşını ödeyemez hale geldi.

Öyle olunca da, 1999 yılında Yaşar Okuyan’ın Çalışma Bakanı olduğu üçlü koalisyon hükümeti döneminde çıkarılan kanunla
‘erken emeklilik’
devri kapanmış oldu.

Bazı tabularla açık yüreklilikle yüzleşmek gerekiyor.

Türkiye’de emekli sayısı zaten olması gerekenden çok daha fazla.

Sağlıklı bir sosyal güvenlik sisteminde 5 çalışana 1 emekli düşüyor.

Türkiye’de bu oran 2’ye 1 bile değil.

Devletin vergi olarak, prim olarak çalışanlardan topladığı gelirlerin yaklaşık üçte biri emekli maaşlarına gidiyor.

Tabii her yıl zam dönemi geldiğinde
“bir puanlık artış ne kadar maliyet üretiyor”
sorusu akıllara düşüyor.

Tahmin edersiniz, sadece bir puanlık artış, birkaç milyar Türk Lirası ediyor.

Ama ortalık, emeklilerin sırtından
‘popülizm’
yapanlardan geçilmiyor.

Muhalefet, oy deposu olarak gördüğü için emeklilerimizin temiz duygularıyla oynuyor.

Gazeteler, alıp okusunlar diye birçoğu uydurma haberlerle emeklinin paçasından tutup çekiştiriyor.

Çalışma uzmanı olup da
‘kesesini doldurma’
peşinde olanlar, zaten çoğu zaman yangına körükle gidenler güruhunu oluşturuyor.

Yunanistan yakın zaman öncesi krize girdiğinde emekli maaşlarını yarı yarıya düşürmek zorunda kalmıştı.

100 bin memur işten çıkarılmıştı.

Nüfusla karşılaştırırsanız bu rakam Türkiye’de 800 bin çalışana tekabül eder.

Bu örnek bize ne anlatıyor?

Yanlış politikalar, popülizm, ayakları yere basmayan sosyal güvenlik politikaları, gün gelir çok daha acı reçeteleri önünüze bırakıverir.

İnsanlar, gençler, devleti tek iş kapısı olarak görmekten vazgeçmeliler.

Bu konuda da açık bir yüzleşmeye ihtiyacımız var.

Türkiye’de her yıl iş piyasasına 1 milyon kişi giriyor.

Bu kadar insanın devlette iş bulması mümkün mü?

Devlete memur olmak, emekli olana kadar iş garantisine sahip olmak anlamına geliyor tabii.

Bir telefon başı, masa başı bir iş, çocuklarını devlet işinde görmek isteyen ebeveynlerin hayallerini süslüyor.

Dün, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ile sohbet ettik.

Bakan Pakdemirli, gençleri tarıma davet ediyor, şöyle diyor:

“Gençlerimiz AVM’lere gidip sadece sigorta için çalışıyorlar. Bunu kötü bir şey olduğu için söylemiyorum ama köy yerinde elinize bir sopa alsanız ve bir yeri kazsanız AVM’lerden alacağınızdan çok kazanırsınız. Türkiye’de tarım yaşı 55, bu işin içine gençleri sokmamız gerekiyor.”

Tarım Bakanı böyle diyor ama yaptığımız televizyon programına böyle bir teklifin ne anlama geldiğini merak edenler değil, atama bekleyen veteriner adayları hücum ediyor.

Binlerce genç, bütün umudunu buna bağlamış.

Bütçenin gelir kaleminin büyük bölümü, özel sektör çalışanlarından, işverenlerden gelen prim ve vergilerden oluşuyor.

Ama özel sektörde çalışan kimsenin iş garantisi bulunmuyor.

İş sahibi iken işini kaybedenler arasında devlet memurları yok.

Olan özel sektör çalışanlarına oluyor.

Devleti iş kapısı olarak görenler için işin en büyük cazibesi de bu zaten.

Ama bu durum, ülke için
‘toplam fayda’
sağlamıyor.

Yüzleşmeye ve bu konuları açık bir şekilde tartışmaya ihtiyacımız var.

Yusuf Has Hacip diyor ki:

“Kendi menfaatini değil, milletinin menfaatini düşün. Zira milletinin menfaati içinde senin de menfaatin vardır”.
#Recep Tayyip Erdoğan
#EYT
#CHP
3 yıl önce
default-profile-img
Yüzleşmek…
Avrupa’nın korkusu boşuna değil: Avrupa, İslâm’a gebe…
Enerjide Türkiye Yüzyılı Zirvesi
Kafkasya ısınıyor
Beyaz bir kağıt
Kılıçdaroğlu’ndan SADAT’A Goebbels teknikleri ile seçimler öncesi ortalığı karıştıracak KAOS suikastlar uyuyan hücreler iftirası mı?