Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Yazarlar Hayatım giderek kararıyor

Hayatım giderek kararıyor

Mücahit Öztürk
Mücahit Öztürk Gazete Yazarı

Çocuklar bizi söz ve tavırlarıyla öyle hayrete düşüyorlar ki, söyleyecek bir şeyler bulamayabiliyoruz bazen. Geçen gün ilk kez gördüğüm 6 yaşındaki bir erkek çocuk danışanım da sözleriyle beni hayrete düşürdü. Eğer çocuk itiraz etmez ise görüşme odasına ilk çocuğu alıyor, yani önce çocukla görüşmeyi tercih ediyorum. Bu bana önyargısız bir şekilde çocukla konuşabilme ve gözlem yapabilme imkânı tanıyor. Çocuklar bana niçin geldiklerini bilmeseler dahi, genellikle sıkıntı ve problemlerini sorduğumda rahatlıkla ifade edebiliyorlar. Sorduğum sorulara içtenlikle ve doğru bir şekilde cevap veriyorlar. Çünkü biz erişkinlerde olduğu gibi, onlarda zihinsel süzgeçler çok gelişmemiş durumda. Aklındakileri, olumlu olumsuz duygularını, anne babaya ve okula karşı olan tepkilerini hemen ifade edebiliyorlar.

İşte odaya elinde oyuncağı ile giren bu 6 yaşındaki çocuğun karşımdaki koltuğa oturur oturmaz ağzından çıkan ilk sözcük “hayatım giderek kararıyor” oldu. Bu çok ağır ve derin bir cümle idi, bu yaştaki bir çocuk için. Sabırsız davranıp ardı sıra sorular sormak yerine onun gerisini getirmesi amacıyla biraz suskun kalmak istedim. Ancak benim soru sormama dahi fırsat tanımadan açıkladı benim çok merak ettiğim bu “hayat kararma” meselesini. “Suçlu sensin, benim hayatımı sen karattın” dedi. Çok asık, gergin ve öfkeli bir yüz ifadesiyle. Merakım daha da arttı. İlk defa gördüğüm bu çocuğa ne yapmış olabilirim ki, diye düşünürken cevap gecikmedi.” Sen yasakladım savaş oyunu oynamamı, anneme sen söyledin bilgisayarı bana vermemesini”. Mesele anlaşılmıştı. Bana görüşmeye getirirken annenin söylediği muhtemel bir iki cümle çocuğun bana öfkelenmesine neden olmuştu. “Bak bir uzmana gidiyoruz, o da şiddet oyunlarını çocuklara oynatmayın” diyor gibi bir cümle olsa gerek bu. Anne bilmeyerek çocuğun baştan öfke duymasını sağladı bana. Ama benim için ilginç olan hala “hayatım giderek kararıyor” cümlesiydi.

Benim fazla bir şeyler sormama fırsat tanımadan adeta soracaklarımı biliyor gibi devam etti konuşmasına. “O oyunları oynamadığım zaman mutlu olamıyorum”. “Çok sinirli oluyorum”. “Arkadaşlarımla sürekli kavga ediyorum ama savaş oyunu oynadığım için değil, oynamadığım için”. “Oynarsam rahatlarım ve sinirli olmam”. Evet, bu kısa görüşme sonrasında elindeki oyuncakla odayı terk etti bu danışanım. Psikiyatri dili ile söylersek, şikâyetini kendi anlattı, öyküsünü benim sormama fırsat vermeden kendi verdi, kendine göre teşhisini koydu, tedavisini söyledi ve odadan çıkıp gitti. Benim annesi ile öncesinde hiç görüşmediğimi, öyle bir yasağı benim koymadığımı anlatmama fırsat tanımadan.

Aslında bu danışanımın tavrı bize iki önemli mesaj veriyor. Birincisi; bilgisayar oyunları ile çocukların ne kadar bütünleşebildiklerini. Yaşamın olmazsa olmaz bir parçası, yemek, içmek gibi temel bir ihtiyaç haline gelen bilgisayar oyunlarının olduğunu. O olmazsa yaşam anlamsız olur, oynayamazsam “hayatım kararır” diyebilecek kadar çocukları kendilerine bağlayan oyunların varlığını. Bilgisayarda oyun oynamak dışında hiçbir şeyin artık onları mutlu edemediğini. Doğayı, dışarıdaki güzellikleri, arkadaşlar ile oynanan oyunları, spor yaparken yaşanan tatlı rekabeti unuttuklarını ya da hiç yaşamadıklarını. İkincisi ise bu oyunları üretenlerin işte tam da bunu istediklerini. Çocukların sınırsız hayal dünyalarını kullanarak onların berrak, temiz ve etkiye açık zihinlerini faydasız ve anlamsız bir şeylerle meşgul etme amaçlarını. Bu üretimlerden milyarlarca dolar para kazanan oyun sektörünün, bedenen ve ruhen örselenmiş ve ekrana bağımlı olmuş çocukların olmasından hiç de rahatsız olmadıklarını.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.