Galeri mekânında

00:0017/09/2011, Cumartesi
G: 4/09/2019, Çarşamba
Ömer Lekesiz

Benim vefâlı dostlarım İstiklal''de eski bir iş hanının dördüncü katına konuşlandırılmış yeni galeri mekânındaki serginin görülmeye değer olabileceğini söylediler.Mekân bilgim zayıf olmasına rağmen yine de kolaylıkla buldum orayı.Dördüncü kata çıkmak için asansöre binerken, galeri mekânlarına mahsus merakım ve potansiyel olarak iyi bir sergiyi gezmeye olan ihtiyacımla tepeden tırnağa bir sanat aşkının sarsıntılarına uğradım. Siz bu sarsıntıların asansörden kaynaklandığını düşünecek olsanız da bilesiniz

Benim vefâlı dostlarım İstiklal''de eski bir iş hanının dördüncü katına konuşlandırılmış yeni galeri mekânındaki serginin görülmeye değer olabileceğini söylediler.

Mekân bilgim zayıf olmasına rağmen yine de kolaylıkla buldum orayı.

Dördüncü kata çıkmak için asansöre binerken, galeri mekânlarına mahsus merakım ve potansiyel olarak iyi bir sergiyi gezmeye olan ihtiyacımla tepeden tırnağa bir sanat aşkının sarsıntılarına uğradım. Siz bu sarsıntıların asansörden kaynaklandığını düşünecek olsanız da bilesiniz ki, bu bendeki sanat aşkının boyutlarını küçültmeye yetmeyecektir.

Asansörün dördüncü kattaki o hafif silkelemeli duruşunu güzel sürprizlere gizli bir davetiye olarak yorumlayıp, iner inmez arzulu adımlarla hemen mekâna yöneldim. Galeri girişinde adeta kapıya sıfır olarak biçimlendirilmiş minik bir kulübe şeklindeki "danışma"yla karşılaştım. Bir yanı duvarla, üç yanı camla kaplı olan bu danışma adeta galeri mekânının büyüsünü artıran bir mimari incelikle yapılmıştı.

Kapıya bakan tarafındaki "Danışma" yazısı erken dönem gotik tarzına uygun bir şekilde istif edilmekle kalınmamış, onun hemen altına dört kenarından haki renkli koli bandıyla tutturulmuş a4 ebadındaki beyaz bir kağıta yer alan "İşi olmayan giremez" yazısıyla desteklenmişti.

Bunu görünce deyim yerindeyse adeta çarpıldım. Avangard kelimesini ilk kullanan ünlü sosyalist Saint-Simon bile, bu kelimenin bir aykırılığa, bir dikkatleri emmeye, bir muhalif duruşa, bir sanata karşı sanata ad olarak gün gelip bu sergi salonunda biz Türklere mahsus aktivistik, antagonistik, nihilistik, fütüristik bir kurucu imgeye dönüşeceğini kesinlikle düşünemezdi. "Danışma" bir tarafa "İşi olmayan giremez" yazısı tek başına -kullanılan yapıştırıcısı ve yapıştırılma biçimiyle- avangard bir itirazı güçlü bir dille gözlere sunmakla kalmayıp, kulaklara da fısıldıyordu.

Yazının yer aldığı sayfayı camda sabit tutan bantların makasla kesilmediği, bizzat onun yapıştıran sanatçının keskin dişleriyle bir rulodan koparıldığı ilk bakışta hemen farkediliyordu.

Üç yanı cam olan o daracık "Danışma"ya girme teşebbüsünde bulunmanın akla zarar bir davranış olacağı ayan beyan ortada iken yine de böyle bir ikazın gerekli görülmesi bizim Cem Sancar''ın "otomatik kapı çarpar" tarzındaki ulvi mesajını aklıma getirerek benim gözümde sanatsal bir abideye dönüşüyordu.

Bu mekâna ve içindeki sergiye zar zor zaman ayırabildiğim aklıma gelmeseydi, o minik kulübenin önünde onlarca saatimi harcamayı göze alabilirdim ama işte İstanbul''da yaşıyoruz ve malumdur ki, bu şehirde yaşayan her canlı kendi çapında bir küheylan gibi davranmazsa, kısa sürede ekmek yerine nal toplamaya mahkum olur.

Dolayısıyla ben de yüzümü sol omzuma paralel olarak çevirince galeri mekânının o ışıltılı yüzüyle yüz yüze geldim. Eli olsaydı eliyle el ele durmaktan, başı olsaydı başıyla başbaşa vermekten nasıl derin bir haz duyacağımı lütfen siz tahmin ediniz.

Bembeyaz duvarı beyaz ötesi bir renge kanatlandıran o her biri özenle seçilmiş güçlü ışıklar yayan onlarca küçük lambasını, erişmemize ramak kalmış muasır medeniyetin temel unsurlarından olan modern sanatın bir şahikası olarak selamlamak geçti içimden.

Belki birileri görüp, sanat aşkımın tavan yapışından kaynaklanan bu eylemimi yanlış değerlendirirler korkusuyla selamımı açıksa veremesem de içimden "Ey Edison''un sıradan keşfini sanatın paha biçilmez yarışatına dönüştüren eller ve ey bu galeri mekânını sanatla sıvayan akıllar, sizleri selamlıyorum" diyebildim.

Mekânın bana henüz uzak düşen ilerideki iki köşesine dikey olarak konulmuş yangın söndürme tüplerini de gördükten sonra artık burada "ört ki ölem" dedirten bir teslimiyet noktasına gelip dayandım.

Tüpler, 1827''de kibriti icat ederek profesyonel ve organize yangınların da başlamasına neden olan kimyager John Walter''a karşı büyük protestonun simgesi olarak kurulmuşlardı sanki o mutena köşelerine.

Sağlam bir pense görünümüyle gövdelerine eklenmiş harika birer metal tasarım örneği olan tutacakları, "konu yangınsa gerisi teferruattır" diye haykıran kırmızı renkleri, sizlerin muhtemelen "kullanma talimatı" olarak değerlendireceğiniz ama benim her birinin Salvador Dali''yle yarışmak için yapıldığından kuşku duymadığım, yüzeylerindeki cam kırığı, oval, kare şekilleriyle o yangın söndürme tüpleri mekâna, mekân olmanın ötesinde bir dünya olma işlevi yüklüyorlardı.

Bu tanıklıklar ve esinlenmeler içinde zamanın birden bire tükenivermesi canımı sıksa da buradan ayrılmak zorundaydım.

Ve üzüntüler içinde ayrıldım.

Duvarlarda resimler de vardı.

(Bu yazı için kimi kelimelerini aşırdığım Brian O''Doherty''ye teşekkürlerimle...)