
''Muhâfazakâr sanat yapılacak, yaap!'' buyruğuna, anında topuk vurup, selam çakmakla yetinmeyip bir de manifesto döşeyen muhteremleri -konunun komediye de uygunluğuyla- ti''ye almak tam benlik bir işti ama hem daha önemli hususları yazmaya öncelik vererek gecikmiş olmam hem de M. Şükrü Hanioğlu ile Taha Akyol gibi iki değerli ismin devreye girmiş olmaları nedeniyle keyfim kursağımda kaldı.
Çünkü Hanioğlu ''muhâfazakârlık'' kavramını teorik düzeyde konuşma ehliyetine sahip ikincisi zor bulunur bir bilim adamıdır. Akyol ise yerli muhâfazakâr düşünceyi pratiğiyle temsil eden yegane isimdir. Onların konuştuklarını konuşmak istediğiniz yerde ciddiyet bir zorunluluğa dönüşür.
Hanioğlu, ''Bir ''gelenek'' geçmişin sadece geçmişliğini değil, ''güncelliği''ni de anlayan bir tarihsellik duygusunu gerekli kılar. Böylesi bir geleneğin yokluğu ve tarihle zaman ötesi bir ilişkinin kurulamamasından doğan sorunlar ise geleneğin biçimsel düzeyde üretimi ve hamâsetle aşılamaz'' (Sabah, 15 Nisan 2012) diyerek konuyu muhâfazakâr sanattan önce tartışılması gereken gelenek boyutuna taşıdı. Doldur-boşalt sistemiyle her konuda ahkam kesmeyi alışkanlık haline getiren köşeperdaz tayfası geleneği tartışmaya da cesaret edecekler midir, bunu bekleyip göreceğiz. Ben şimdilik şu kadarını söyleyeyim: T.S. Eliot''ın gelenekçiliğiyle, Guénon''un gelenekçiliği, Abdülhak Şinasi Hisar''ın gelenekçiliğiyle Mustafa Kutlu''nun gelenekçiliği arasında dağlar kadar fark vardır ve ülkemizde bunu bilen adam sayısı da bir elin parmak sayısını geçmez.
Akyol''un yazısına gelince: Tartışılması değil konuşulması gereken bir çok hususu içeriyor. Öncelikle ''İsen bunu edebiyatçı kimliğiyle söyledi'' yargısı ''tartışmanın'' merkezinin, niteliğinin ve muhataplarının belirlenmesi açısından önemli.
İsen, uzmanlık alanı ''eski edebiyat'' olmakla kimi tezkireleri latinize etmiş, mersiyeleri incelemiş, çocuk şiirleri seçkisi yapmış, basılı divanların katalogunu hazırlamış, galiba Balkan edebiyatlarına da vakıf bir akademisyendir. Sanat nazariyesiyle ilişkisi dolaylıdır, hatta öyle dolaylıdır ki, edebiyatımızın seçkin örneklerini basan, yayan Mehmet Varış''ın bu alkışlanası çabasını ''arkaik işlerle uğraşmak'' olarak niteleyecek kadar dolaylıdır.
Şimdi Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği koltuğunda oturan İsen''in edebiyatçı kimliğiyle sanat konusunda söyleyebileceği sözler, edebiyatla kâr niyetiyle değil, salt edebiyat yapma niyetiyle uğraşanların -hani bir kulağından girer öbür kulağından çıkar diyeceğim ama- kulağına girmez ki çıksın. Diğer bir söyleyişle, İsen''in bürokrat olarak başarısına belki itiraz edilemez ama sanat nazariyeciliğine tereddütsüz itiraz edilir.
Dolayısıyla ''muhafâzakâr estetik ve sanat normlarının oluşturulması gerektiğini'' söyleyerek bir tartışmayı başlatan İsen''in söz gücünün edebiyatçı kimliğinden değil, oturduğu koltuktan kaynaklandığını ''Madde-1'' olarak belirlememiz son derece makul ve makbul olacaktır.
Nitekim geçmişte ''sanat'' konusundaki ilk buyruklar da koltuk etkisiyle ve muktedir olma kibriyle birlikte doğmuştur. Bunun ''Stalinist tarz'' olarak nitelenmesinin nedeni de budur. Stalin''in devrimin ve yeni devletin sanatsız olamayacağını düşünüp ''Sosyalist sanat yapılması'' talimatını verdiği andan beri hem iktidarların sanata olan sevgisi(!) artmış hem de ona iskikamet verme, içerik belirleme, bir midilli niyetine üstüne binme çabaları ayyuka çıkmıştır.
Elbette İsen ve ilgili sözlerini bir buyruk gibi algılayan zevat ''Biz bunu kastetmemiştik, senin yaptığın aşırı yorumdur'' diyeceklerdir. Ancak koltuklu bir çıkış yapılıyorsa ve bunu karabaşkoyunu güder gibi sanatı gütmeye meraklı olanlar avuç oğuşturarak, dil şaplatarak karşılıyorlarsa orada ''dikte''yi aşıp, ''dikta''ya dönüşen bir tutum var demektir.
Görünen köy kılavuz istemez. Geçmişte de devlet sanatı belirlemek istedi, belli kesimleri bu yolla kârlandırdı ve her ne kadar şimdi yerlerinde yeller esiyorsa da ''Kâbe Arabın olsun / Cankaya bize yeter!'' diyebilecek cibilliyette destekçiler de çıktı, ''Köy Ensititüsü edebiyatı'' namında işler de türedi.
Şimdi siz kalkıp, AK Parti devrinde ''muhafazakâr estetik ve sanat normlarının oluşturulması gerektiğini'' söylerseniz ve ben de bunu ''Yeni Kemalist tutum'' olarak yorumlarsam, bu aşırı yorum olmaz bilakis tecrübeyle doğrudan ilişkili bir durum olur.
Nitekim Akyol da ''Aslında bütün siyasi felsefelerle sanat arasında böyle hem ''ilişkiler'' hem ''sorunlar'' vardır'' diyor ki, benim itirazım da sistemin yeniden, olması gereken şekliyle yapılandırılmaya çalışıldığı şu zamanda potansiyel ''ilişkileri'' sanattan yana belirleyerek vaki ''sorunları'' da en aza indirme imkanı varken neden sanata Köşk bağlantılı açık bir müdahalenin yapılmak istenildiğine dairdir.
Bir iki yazıyla kapatılamaz bu konu, devam edeceğim inşallah.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.