
Türkiye’nin öncü iş insanlarından Nuri Demirağ’ı artık bilmeyen yok. Son yıllarda savunma sanayiinde ve özellikle havacılık alanında atılan her adım, ister istemez hafızayı geriye doğru çağırıyor ve Demirağ’ın vizyonerliği yeniden gündeme geliyor. Bugün yerli uçak, insansız hava araçları, uydu projeleri ve teknoloji yatırımları konuşulurken, Cumhuriyet’in ilk döneminde bütün bunları hayal eden ve somut adımlar atan bir isim olarak Nuri Demirağ’ın adı daha sık zikrediliyor. Sivas Havalimanı’na onun adının verilmesi de bu açıdan sadece sembolik bir jest değil; gecikmiş bir vefanın ifadesi olarak okunmalı.
Demirağ’ın hikâyesi, Türkiye’de girişimciliğin yalnızca ticari bir faaliyet değil, aynı zamanda bir medeniyet tasavvuru olabileceğini gösteren nadir örneklerden biridir. Demiryolu inşaatlarından kazandığı serveti, kişisel refahını büyütmek için değil, ülkenin teknolojik ve endüstriyel kapasitesini artırmak için kullanan bir isimden söz ediyoruz. Yeşilköy’de kurduğu uçak fabrikası, Beşiktaş’taki atölyeler, planlanan uçuş okulları ve daha niceleri, Türkiye’nin kendi havacılık ekosistemini kurma yolunda atılmış erken adımlardı. Bugün Türkiye’nin savunma sanayiinde geldiği noktaya bakıldığında, Demirağ’ın yalnızca bir iş insanı değil, stratejik bir akıl ve bir kurucu figür olduğu daha iyi anlaşılıyor.
Geçtiğimiz günlerde yayımlanan Bu Dünyadan Bir Akıncı belgeselini izlerken de öncü olmanın, ilk olmanın ne kadar zor bir yolculuk olduğunu bir kez daha gördüm. Bir fikri ilk kez dile getirmek, o fikrin arkasında durmak ve henüz kimsenin cesaret edemediğini denemek, çoğu zaman yalnız kalmayı da göze almak demek. Belgesel, Selçuk Bayraktar’ın ortaya çıkışını bir “tesadüf” olarak değil, uzun yıllara yayılan bir aile kültürünün ve inancın sonucu olarak anlatıyor. Özdemir Bayraktar’ın sabrı, ısrarı ve devletle kurduğu ilişki biçimi, Türkiye’de teknoloji girişimciliğinin nasıl bir zihniyetle inşa edilebileceğini gösteriyor. Bu anlamda Nuri Demirağ ile Özdemir Bayraktar arasında kurulan paralellik yalnızca havacılık üzerinden değil, bir “öncü olma” ahlakı üzerinden de okunabilir.
Öncülük çoğu zaman yalnızlıkla, hatta zaman zaman yanlış anlaşılmayla birlikte gelir. Demirağ’ın projelerinin bir kısmı destek bulamadı, bir kısmı yarım kaldı, bir kısmı ise dönemin siyasi ve ekonomik şartları nedeniyle sürdürülemedi. Ancak bugün dönüp baktığımızda, onun gerçekleştirmek isteyip de yapamadığı pek çok projenin hâlâ Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu alanlara karşılık geldiğini görüyoruz: yerli üretim, teknolojik bağımsızlık, eğitim altyapısı, nitelikli insan kaynağı. Demirağ’ın en dikkat çekici özelliklerinden biri de kazandığı parayı “devlete yük olmadan” harcayabilmekten duyduğu memnuniyetti. O, zenginliğini kişisel bir güç alanı olarak değil, kamusal bir imkân olarak görüyordu. Vasiyetinde malvarlığının büyük kısmını bağışlaması da bu anlayışın doğal bir uzantısıydı.
Bu vizyonun en çarpıcı örneklerinden biri de, İstanbul’un fethinin 500. yılı olan 1953’te dile getirdiği uluslararası bir bilim ve teknoloji üniversitesi fikridir. Demirağ, bu üniversitenin yalnızca Türkiye’ye değil, İslam dünyasına hizmet edecek bir araştırma ve üretim merkezi olmasını arzuluyordu. O dönemde Fethipaşa Korusu’nu bu proje için tahsis etmeyi teklif etmesi, meselenin onun zihninde ne kadar ciddiye alındığını gösterir. Ancak bu proje, çeşitli sebeplerle hayata geçirilemedi. Aradan geçen onca yılın ardından, geçtiğimiz günlerde açılan ve rektörlüğüne Prof. Dr. Mehmet Görmez’in atandığı Türkiye Uluslararası İslam, Bilim ve Teknoloji Üniversitesi ile bu fikrin gecikmiş de olsa somutlaştığını görmek anlamlı. Yetmiş yıl önce dile getirilen bir hayalin bugün kurumsal bir yapıya kavuşması, Türkiye’de fikirlerin bazen çok uzun vadelerde karşılık bulduğunu hatırlatıyor.
Nuri Demirağ’ın hikâyesi, Türkiye’nin modernleşme ve kalkınma serüveninde bireysel inisiyatifin ne kadar belirleyici olabileceğini gösteren bir örnek. Bugün teknoloji ve savunma alanında elde edilen başarılar, yalnızca günümüzün değil, geçmişte atılmış tohumların da sonucu. Demirağ’ın, Bayraktar ailesinin ve benzeri öncülerin ortak noktası, kısa vadeli kazançlardan çok uzun vadeli bir ülke tahayyülüne yatırım yapmış olmaları. Bu tür vizyonerlik, yalnızca ekonomik değil, kültürel ve zihinsel bir dönüşümü de beraberinde getiriyor.
Belki de asıl mesele, bu tür isimleri yalnızca anmakla yetinmeyip, onların açtığı yolları kurumsal hafızaya dönüştürebilmek. İsimlerin havalimanlarına verilmesi, belgesellerin yapılması, üniversitelerin açılması elbette önemli; fakat daha önemlisi, bu vizyonun sürekliliğini sağlayacak bir zihniyetin yerleşmesi. Nuri Demirağ’ın ve Özdemir Bayraktar’ın hikâyeleri, Türkiye’de öncü olmanın hâlâ mümkün olduğunu, ancak bunun sabır, cesaret ve uzun soluklu bir inanç gerektirdiğini hatırlatıyor. Bu hatırlayış, geçmişe dönük bir nostalji değil; geleceğe dair bir istikamet duygusu sunuyor.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.