
Suriye Savaşı’nda yurtlarını terk etmek zorunda kalan mültecilerle ilgili geniş bir literatürün ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Suriye savaşının üzerinden on yıl gibi uzun sayılabilecek bir zaman geçti. Mülteciler meselesini savaşın genelini düşünerek daha da genişletebiliriz. Ortaya çıkan literatürü savaş ve mülteciler kavramlarını merkeze alarak tasnif etmek mümkündür fakat daha dikkatli bir analiz için savaşa dâhil olanlar bağımlı yapıları da hesaba katmak gerekir. Ortaya çıkan metinlerin daha da anlamlı hâle gelebilmesi için ileriki yıllarda kimlerin hangi tarafta olduğunu belirlemek gerekecektir. Ukrayna Savaşı’nda da mülteci sorunu ortaya çıktı. Dolayısıyla muhakkak mültecilik meselesini merkeze alarak bir karşılaştırma yapılacaktır.
Her iki savaşla ilgili olarak özellikle Batı medyasının diline yansıyan yaklaşım farkından hareketle çifte standart tanımına mı yönelmeliyiz yoksa çok daha derin sorunlarla mı yüzleşiyoruz? Öncelikle Batı medyasının diline yansıyan farklılığın mültecilerle ilgili olmadığını tespit etmeliyiz. Sığınacak başka yeri olmadığı için ya da başka sebeplerle ülkesinde yaşayamaya devam eden ve dolayısıyla da savaşı tercih eden insanlarla ilgili olarak da iki farklı tutum takınıldı. Bugün Ukrayna’da Ruslara karşı ülkesini savunan insanlarla ilgili olarak oldukça olumlu bir dil kullanılmaktadır. Onların vatanseverliği üzerinden bir propaganda yapıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu çerçevede ABD’den ve Avrupa ülkelerinden Ukrayna’ya gönderilen yardımlar da herhangi bir sorgulamaya tabi tutulmamaktadır. Hatta bu çerçevede savaşa katılanların da teşvik edildiğini söyleyebiliriz. Oysa Suriye Savaşı başlamadan önce insanlar en temel insanî hakları için sokaklara dökülmüştü. Türkiye’nin muhaliflere desteği, bu çerçevede Suriye Türkmenlerini silahlandırma istediği uluslararası mahkemelerde yargılanmak istenmişti. Kumpas görüntülerinde bağımlı yapıların rolü çok belirgindi. Bu durum iki savaşla ilgili olarak çok farklı tutumlara işaret etmektedir. Bu iki farklı tutumu açıklarken Ukrayna’ya ikinci bir ülkenin saldırısı gündeme getirilebilir. Suriye Savaşı’nda saldırgan bir ülkeye karşı mücadele edilmediği gündeme getirilebilir. Bu, elbette, bir mantık oyunudur ve gerçekliği belirsizleştirmekten başka bir anlam taşımamaktadır.
Zaten bu sebeple ortaya çıkan literatürün ileriki yıllarda daha sağlıklı bir şekilde değerlendirilebileceğini ifade ettim.
Suriye ve Ukrayna savaşlarıyla ilgili yaklaşım farklılıkları çifte standart olarak görülemez. Sadece 1990’lardan sonra ABD, İngiltere ve Fransa öncülüğünde yapılan saldırılar herhangi bir ahlâkî standart olmadığını göstermeye yeter. Buna rağmen özellikle Türkiye’de liberal kesimlerin Ukrayna Savaşı’nda da rejim farklılıklarını öne çıkardığını görüyoruz. Türkiye’de liberaller ve muhafazakârlar demokrasi, insan hakları ve hürriyet kavramlarından hareketle Ukrayna Savaşı’nı da izah etmekte ve tarafını ortaya koymaktadır. Peki, bu açık tutumun sebepleri nelerdir? Örneğin bu tutum ile Almanya’nın Doğu Avrupa’da Alman kolonileri üzerinden oluşturmaya çalıştığı gerçeklikle ilgili yorum yapmak mümkün müdür? Ya da Türkiye’de bağımlı yapı olarak adlandırdığımız grupların topraklı olarak gösterilmek istenmesiyle Avrupa kavramının kuşattığı coğrafî alanın genişlemesi arasındaki bağlar ortaya çıkar mı?
Ukrayna Savaşı’nın daha ilk günlerinde liberaller ve muhafazakârlar Türkiye’yi ABD ve İngiltere ekseninde görmek istediklerini açıkça beyan ettiler. Bu açık beyan demokrasi, insan hakları ve hürriyetler bağlamına yerleştirildi. Bu da şu sorunun sorulmasını zorunlu hâle getirmektedir: Suriye Savaşı’nda veya Mısır’da Sisi darbesinde Türkiye’yi “tarafsız” davranmamakla suçlayan çevrelerin bugünkü değişimi ne anlama geliyor? Bu da bir çifte standart mıdır yoksa farklı bir anlamı mı vardır? Örneğin bu açık farklılık ABD ve İngiltere baskısına mı işaret etmektedir?
Bağımlı yapıların konumlanma arayışı dikkat çekicidir. Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren Batı ile yakın ilişkiler bireysel olmaktan çıkmıştı. Etnik ve dinî yapılar da emperyal merkezlerin kolonyalist yayılma stratejilerinde etkili bir araç pozisyonuna gelmişti. O zaman da Batı’nın ahlâkî değerleri, belirsizleştirme aracı olarak işlev görmüştü. Çünkü tanımlar emperyal merkezlere göre yapılmaktaydı. Oysa bugün aynı merkezler eski güçlerine sahip değildir. Bu da anlamın belirlenmesi açısından sorun ortaya çıkarmaktadır.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.