
Birinci Dünya Savaşının sonunda nasıl yenik düştüğümüz, o yenilginin sonunda Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ve koca bir imparatorluktan Anadolu’ya kadar gerilememiz, üzerinde yeterince durulmuş bir konu değildir. Yıllarca kendimize yenilgiyi yakıştıramadığımız için müttefiklerimizin yani Almanların savaşta yenilmiş olduğu, bundan dolayı bizim de hükmen yenik sayılmış olduğumuz hikayelerini dinledik. Yoksa bizim yenilmiş olmamız ne mümkündü?
Başka bir hikâye ise hala hiç sorgulanmadan ve ne tarihi verilere ne de mantık ölçülerine vurulmadan tekrarlanır durulur: Araplar bizi arkamızdan vurdu, bu yüzden Arap coğrafyasında tutunma şansımız kalmadığı için geri çekildik. Koca Osmanlı ordusunun Şerif Hüseyin veya birkaç Arap aşiretinin ihanet ederek saf değiştirmesiyle çökmüş olduğunu kabullenmek ne akla ne mantığa ne de tarihin gerçeklerine kabul ettirilebilecek bir şey değil.
Doğrusu Osmanlı safında son güne kadar, hatta Osmanlı savaştan çekildikten sonra bile Osmanlı lehine savaşa devam eden ve bu yolda destanlar yazan Araplar olmuştur. Bunları daha önce de yazmıştık. Çanakkale’ye, Sarıkamış’a, Kut’ul-Amare’ye, Senusi hareketine, Medine Müdafaasına, İzzettin el-Kassam’a, Fevzi Kavukçuya ve Suriye’de, Irak’ta Osmanlı’dan sonra bile Osmanlı adına yürütülen mücadelelere bakmak yeter.
İşin doğrusu Arap Coğrafyasından çekilme fikri zaten İttihat Terakki subaylarının arasında çok önceden zaten öyle bir benimsenmiştir ki, o subayların niyet ve planları karşısında birkaç Arap aşiretinin İngilizlerin safına geçmiş olması sadece o niyet ve planlara biraz hizmet etmiştir. Yoksa bu olayda başrol oynayacak ne güçleri ne kapasiteleri olmuştur.
Şükrü Hanioğlu’nun Atatürk’ün biyografisini entelektüel boyutlarıyla ele alan kitabını bugünlerde elimden düşüremiyorum. Verdiği kaynaklara da gidiyorum, çok enteresan açılımlara, tarih içinde aslında hep gözümüzün önünde olan birçok bilgiye, olaya dikkat çekiyor.
Mesela daha 1907 yılında Osmanlı subayları arasında Osmanlı’nın geleceğine dair cereyan etmiş tartışmalarda ortaya çıkan yeni Türkiye ufku.
Hanioğlu’nun Mustafa Kemal’in de yetiştiği Harbiye çevresinde giderek revaç bulan bir tarih okumasının Osmanlı düşüncesinden çoktan feragat edilmiş olduğunu gösteriyor. Çok kültürlü, etnisiteli Osmanlı’nın türdeş ve yönetilebilir bir ülkeyi zorlaştırdığı ve milliyetçi bir ideolojik ülküyü hayata geçirmeyi de engellediği düşüncesinden hareketle sadece Türklerin veya çoğunluğu Türk olan bir küçük ülke kurup fazlalıkları atma düşüncesi giderek kabul görmüştür Osmanlı subayları arasında. Nitekim İttihat ve Terakki’nin lider kadrosu içinde yer alan bir komutanın şu ifadelerini naklediyor Hanioğlu: “Bir milletin anasır-ı muhtelifeden mürekkep olması … muhtelif unsurların ayrı ayrı seciyeleri, ayrı ayrı mefkureleri [bulunması] milleti de, orduyu [da] parçalamağa sebep olabilecek potansiyeli haizdir.” (İsmail Hafız Hakkı, Bozgun, 57).
Osmanlı subaylarını bu düşünceye ikna eden somut örnek, çok uluslu bir yapı olan Rusya’ya karşı türdeş bir millet karakteri taşıyan Japonya’nın elde ettiği başarı olacaktır.
Bu örnekler daha o yıllarda Osmanlı subayları arasında Arap coğrafyalarından çekilme ve sadece Türklerin yaşadığı topraklarda türdeş bir toplumu yöneten bir devlet kurma fikrine meylettirmiş görünüyor. Oysa Osmanlı hala dimdik ayaktadır, ama bu ideolojik temayüle sahip Osmanlı subayları bu ülkenin çökmekte olduğu fikrini de fena halde benimsemiştir. Bir Osmanlı subayı olarak korumakla, kollamakla görevli ve sorumlu oldukları Osmanlı’yı korumak bir yana küçültecek ve Anadolu sınırlarına çekecek bir düşünceyi mefkure (ideal) olarak benimsemişler.
Tabii bunun için iki fikrin birlikte yürümesi lazım. Biri Arap veya diğer Osmanlı tebaasına karşı bir ötekileştirici, yabancılaştırıcı duygusal ve ideolojik mesafe. Diğeri Türklüğün yeni baştan tanımlanması, inşa edilmesi, yaratılması.
Bilhassa Araplarla bir arada kalamayacak bir Türklüğün her şeyden önce İslami bağlarından da soyutlanması gerekecektir. Türklerin Araplarla bir ve beraber olarak asırlarca üç kıtaya yayılan Selçuklu ve Osmanlı hakimiyetinin hiçbir değeri yoktur. Daha doğrusu bu değer düşürülecektir bunun için. Bilakis Türkler İslam’dan ve Araplardan önce çok daha büyük bir liderlik ve gelişme potansiyeline, hatta tarihine sahiptir. Var mı böyle bir şey? Yoksa da uydurulacaktır.
Bu dönemde Osmanlı subayları arasında İslam öncesi Türk tarihine büyük bir ilgi vardır. Şükrü Hanioğlu askeri mektepte Fransızca dersleri veren Necip Asım ve Süleyman Hüsnü Paşa’nın etkisinden bahseder. Necip Asım David Leon Cahun’un Mustafa Kemal’i de derinden etkileyecek Introduction a I’histoire de I’Asie: Turcs et Mongols des Origines a 1405 isimli eserine dayalı olarak bir tarih kaleme almıştır. Bu kitapta Türklüğün dünya tarihinde oynadığı rolün önemine dikkat çekmiştir. Osmanlı subayları arasında büyük etki yapmış olan bu kitaptaki fikirleri Mustafa Kemal biraz daha radikalleştirerek şöyle söyleyecektir: “[a]sırlardan beri hâkim yaşayan Türkler, tabiatle bu çapulcularınn [Arapların] hükmü altına girmezlerdi. İslam dinini kabul ederek efendilikten mevaliliğe [köleliğe] inemezlerdi . . . Türkler ancak kendilerini mevali yapmak isteyen Arapların efendisi olmaya karar verdikten son[r]adır ki kütle halinde [İ]slam dinine girmişlerdir” (Tarih, II, Ortazamanlar, İstanbul Maarif Vekaleti, 1931, ss 146).
Bu fikirler elbette bütün Osmanlı subayları arasında değilse de çok önemli bir kesim arasında oldukça kabul görmüştür.
Bu şartlar altında “Mustafa Kemal’in “evlâd-ı fatihân” olarak eğilim taşıdığı idadi ve harbiye eğitimi sonrasında ise yöneliminin güçlendiği Türkçülük alanında gençlik yıllarından başlayarak oldukça radikal görüşler benimsediği görülmektedir. Örneğin, 1907 yılı gibi erken sayılabilecek bir tarihte imparatorluğun Türklerin çoğunlukta olmayan bölgelerinin tasfiyesi neticesinde “milli sınırlar” içinde yaşayan bir “Türk devleti” kurma fikrini ortaya atmıştır. Kendisine göre, böylesi bir daralma daha türdeş ve güçlü bir yapanın şekillenmesine yol açacak, toplum, Türk olmayan ve “millet”e evrilmeyi önleyen fazlalıklardan kurtulacaktır. Böylesi bir yenilenme, bir «Türk millet-i müsellehası” (Türk silahlı milleti) yaratmanın yolunu açacaktır.” (Şükrü Hanioğlu, Atatürk, ss 102).
Mustafa Kemal’in “ulusal sınırlara çekilmiş Türk milleti» projesinin o dönemin Osmanlı subayları arasında “imparatorluğun kurtarılması” başlığı altında yapılmış olması ayrıca ilginçtir. İmparatorluk, kendi topraklarının büyük çoğunluğundan çekilerek, onları başkalarına vererek nasıl kurtulmuş olacaktır?
Osmanlı kimden kurtulmuş olacaktır? Daha 1907 yılında Osmanlı bütün unsurlarıyla ayaktayken, böylesi bir “kurtuluş” düşüncesinin yeri neydi?
Ve tabii ki çok daha önemli soru, bu düşünce ile 1. Dünya Savaşı’nın sonunda bütün bir Ortadoğu’daki varlığımızı İngiliz ve Fransızlara kaptırmış olmamız arasındaki ilişki nedir? Devam edelim
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.