Yazarlar Dostluk, düşmanlık ve kardeşlik

Dostluk, düşmanlık ve kardeşlik

Yasin Aktay
Yasin Aktay Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

Dostluğa dair herkesin kendi deneyimleri vardır aslında. O yüzden dostluk hakkında konuşulmanın dostluğu daha fazla geliştirdiği tartışmalı bir şeydir, konuşulmaktan ziyade yaşanan, yaşanarak öğrenilen bir şey olduğu söylenebilir. Ancak dostluk üzerine söylemler çoğaldıkça da iş insanların bu dünyadaki varlıklarıyla ilgili bütün konulara uzanıverir. Başkalarının aşkıyla başlayan bir hayatımız var hepimizin, ama hayat hep aşkla gitmiyor. Dostluk kadar düşmanlık da var. Herkesle dost olmak dostluğun anlamını da kaybetmek anlamına geliyor. O yüzden bir noktadan sonra en radikal anlamda “dost” da “dostluk” da olabilirliği itibariyle sorgulanmayı hak ediyor.

Çok dostu olanın sadece etrafı kalabalıktır, gerçek dostu yoktur, olsa olsa etrafında onun statüsünden, gücünden, servetinden faydalananlar vardır: Tipik bir “etrafı geniş” insan tasviri. Zengin, güçlü, siyasetçi veya mesleğinin eliti birinin hikayesinde sık görülebilecek bir durum. Gerçek dostun yokluğundan en çok şikâyet edebilenlerdir bunlar aynı zamanda. Filan kişinin etrafının kalabalık olmasına bakmayın, aslında yapayalnız.

Tabi bunlar dostluğun çok özel, belki amaçsız deneyimlerine dair hikayeler. Oysa erdemleri görmüş, yakalamış, onların ehemmiyetini idrak etmiş insanlar için bu kalabalıkların değeri bellidir ve onlardan ne bekleyip ne bekleyemeyeceğinizi de bilirsiniz. Gereksiz hayaller kurarak insanları zaten hiç tanımadan, hiç dost olmayı denemeden öldürmenin anlamı olmadığını da bilirsiniz.

Dostluk ufku sadece bir veya çok sınırlı insana tahsisli olanların dostluk dairelerinin de çok mahrem olmasından doğal bir şey olamaz. Aristoteles’in sadece çıkara veya hazza dayalı diye tasnif ettiği dostluk biçiminden başkasına ciddi bir hayır da gelmez. Bu daire politik saiklerle daha fazla insanla da paylaşılıp hiç tanımadığınız insanlarla salt doğuştan veya politik bir mensubiyetten gelen bir referansla takdis de edilebilir.

Burada doğuştan gelen bir bağın dostluk için gerekçe oluşturmasından insanlığa bir hayrın sadır olmasını kim bekleyebilir?

Bir Yahudi olan Derrida tam da bundan dolayı “dostluğun, kardeşlik baskısı altında olmasının sorunlarını” kendine dert etmiştir. Bunu en çok kendi kavminin yaptığının da bilincinde olarak üstelik.

Yahudi olmak nasıl bir dostluk bağı oluşturur birbirini muhtemelen hiç tanımayan iki insan arasında? Kan bağıyla oluşmuş, insanın hiçbir tercihinin olmadığı, tamamen bizim dışımızda belirlenmiş bu bağı yüceltmeye bir erdem atfetmek mümkün müdür? Derrida Yahudilik üzerinden düşünüyor, siz her türlü kavim, ırk, aşiret, kabile, toprak bağına uyarlayabilirsiniz tabi. Kendi kandaşlarınız, kavimdaşlarınız, ırkdaşlarınız, kabile, aşiret akrabalarınız ve yurttaşlarınız bir yanlışı, bir zulmü irtikap ettiklerinde onları ne kadar dost görebilirsiniz?

Dostluğu kardeşliğe indirgemek, onu insanın tercihlerinin dışındaki bazı bağlara düşürmek anlamına geliyor.

İnsan kardeşini seçemiyor neticede, ama dostunu seçebiliyor ve seçemediğimizle değil, insan olarak seçebilip seçtiklerimizle erdemliler dünyasında kendimize bir yer ediniriz.

Derrida’nın dostluğu kardeşlikten üstün gören bu yaklaşımı kesinlikle çok değerli bir yaklaşım, üstelik bugün İsrail’in ırkçı uygulamalarına karşı içerden yükseltilebilecek çok güçlü bir eleştirel çizgiyi de barındırıyor. Ancak bundan kardeşe, karındaşa, yani kavimdaşa, ırkdaşa karşı sorumluluğa, kardeşçe duygular beslemeye elbette bir engel yok. Bilakis kardeşe yönelik bütün insani duyguların ayrı bir hakkı ve yeri var. Ancak bu duygular kardeş lehine adaletten, doğrudan ayrılmaya sebep olmaması şartıyla.

Kur’an’ın hitabından tam da bu anlayışa doğru müthiş bir açılım her yerde kendini hissettirir. “Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın ki birbirinize düşman idiniz, kalplerinizi birbirine ısındırdı ve onun nimetiyle kardeş oldunuz. Oysa (bu birbirinize uzaklığınızla, düşmanlığınızla) bir ateş uçurumunun kenarındaydınız”

Dostluk ve düşmanlığın insanlar arasında kan bağına dayalı tutumlar olmaması Batılı siyaset felsefecilerinin kolay anlayabileceği bir şey değil. Burada söz konusu edilen kardeşlik kan bağına dayalı bir kardeşlik değil, hiç kimseyi dışlamayan, herkesin içine kolayca, bir tercihle, bir kararla dahil olabileceği bir daire. Sınırı bütün insanlığa açık olan bu dairede herkes dosttur, herkes kardeştir -karındaş, yurttaş, vatandaş, soydaş olma şartı olmaksızın.

Muhammedü’l-Emin (S) Mekke’deki soydaşları, kavimdaşları ve yurttaşları ile arasında varolan sonsuz güven ilişkisini çok iyi biliyordu. Kavminin kendisine hiçbir zaman yalan söylemeyeceğine dair sonsuz bir güvenleri vardı. Bu güvene itimad ederek topladığı Kureyşlilere Ebu Kubeys tepesinden seslendi: “Size bu dağın arkasından size doğru gelen büyük bir düşman ordusu olduğunu söylesem inanır mısınız?” Hepsi birden “inanırız” dediler.

Ama bu güven kendisinin tam da bekledikleri, ihtiyaç duydukları, kendilerini kurtaracak ve ihya edecek mesajı taşıdığını söylediğinde hemen tepkiyle karşılanacaktı. İnanmak ve inanmamak, kabul etmek ve reddetmek arasındaki sınır bu kadar yakındı işte. O kadar çok inandıkları, güvendikleri birine karşı dostluklarının sınırını da göstermiş oldular. Daha zor olan bazı haberleri kabul etmeye hazır oldukları halde başka bazı haberleri reddetmeye sevkeden şey neydi?

Reddetmekle kalmadılar, 13 yıl boyunca, bilahare Medine’de ona ve ona inanan dostlarına en büyük tepkiyi, zulmü reva gördüler. Aralarında savaş oldu, bu savaşta en yakınları öldürüldü. Ama sonunda kendisine en azılı düşmanlık yapanlar da dahil olmak üzere herkes kendisine inandı ve düşmanken dost oldu. Bu daire bilahare genişledi bütün insanlığı içine alacak şekilde yayıldı.

Carl Schmitt’ten sonra bütün siyasal eylemin aşılamayan ve sınırları doğal olarak konulmuş “dost-düşman” ilişkisi olarak nitelemek mutat hale gelmiştir. Herkesin düşmanı bellidir ve düşmana karşı nihai duygu onun bertaraf edilmesidir.

Oysa Müslümanın düşmanı hiç değişmeyen belli insanlar değil, sadece onların eylemleri ve cahiliyeleridir.

Belki kadim Sokratik bilgeliğin Müslümanca ifadesiyle “bilseler yapmazlar”, o halde cahiliyeyi gidermek lazım. Düşman olan insanlar değil, bir tutum, bir eylem, bir aymazlık olarak cahiliyedir.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.