Yazarlar Abdurrehim Heyit ile II Abdülhamid buluşurlar mı?

Abdurrehim Heyit ile II. Abdülhamid buluşurlar mı?

Zekeriya Kurşun
Zekeriya Kurşun Gazete Yazarı

Günlerdir Osmanlı Arşivlerinden aldığım bir belgeyi sizinle paylaşmak için masamın üstünde bekletiyordum. Maksadım hem Sultan II. Abdülhamid’in ölüm yıl dönümünde onu rahmetle yad etmek hem de bu vesile ile belgenin muhtevası üzerinden Doğru Türkistan’da yaşanan zulmü bir kere daha hatırlatmaktı. Ama son günlerde ölüme meydan okuyan büyük ozan Abdurrehim Heyit’in şehadet haberi, Çin zulmünü yeniden gündeme taşıdı. Büyük ozan yaşarken yaptığı gibi, zindandan gelen ölüm haberi ile de unutulmayacak bir ders verdi. Haber yanlış çıksa, Çin zulmü bitse bile insanoğlunun zulme meyleden tabiatı var oldukça, yaktığı ışık baki kalacaktır.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Zekeriya Kurşun : Abdurrehim Heyit ile II. Abdülhamid buluşurlar mı?
Haber Merkezi 04 Şubat 2019, Pazartesi Yeni Şafak
Abdurrehim Heyit ile II. Abdülhamid buluşurlar mı? yazısının sesli anlatımı ve tüm Zekeriya Kurşun yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


ZULME SESSİZ KAL(A)MAMAK

Günlerdir sosyal medyada Abdurrehim Heyit’in, ölümü hiçe sayan; Çin zulmüne karşı kimliğini, kişiliğini, inancını ve tarihini ortaya koyan mısraları dolaşmaktaydı. Herkes gelen haberleri ve büyük ozanın dutarı eşliğindeki iniltilerini vicdanına ve meşrebine göre dinliyordu. Oysa, insanın nefsinde saklı kötülük kadar, zulme başkaldırı duygusu da bahşedilmemiş mi idi? Kimliğinden, inancından, yaşama biçiminden, kılık kıyafetinden vs. ötürü herhangi bir yerde, herhangi bir insana hatta canlıya ve eşyaya yapılan zulme karşı durmak insani bir haslet, hatta bir görev değil miydi?

Maalesef vicdani derinliklerimizde gömülü kalmış olan bu haslet, ancak bazı tahrikler ile uyanabilmektedir. Çin zulmü, Türkiye’de yaşayan Uygur kardeşlerimizin feryatlarına, yollara dökülüp anlatmalarına, hatta BM raporlarına rağmen bazılarımızda hiç etki bırakmamıştı. Burada vicdanlarını şeytana satanlardan söz etmiyorum. Onlar varsın zulüm adına, Çin adına –affınıza sığınarak söylüyorum- anıradursunlar. Ama bir gün lazım olur diye vicdanlarını rezervde tutanlara sitem hakkımı kullanmak istiyorum. Çin zulmünü, Doğu Türkistan’da yaşananları, oradaki dindaş ve soydaşlarımızın dertleriyle hem-dert olmak için şairlerin, ozanların alimlerin ölmesini mi beklememiz gerekiyordu? O ve onun gibiler, zaten ölüme meydan okumuş, yaşamak ve yaşatmak için çoktan beden esaretinden vazgeçip cennettin özlediği Ammar bin Yasir’in yolunu seçmemişler miydi?

Sorulan bir soru üzerine, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy’un açıklamaları olmasaydı belki o cennet yolcularını hatırlamak ve anmak bazı vicdanlar ile sınırlı kalacaktı. Tabi, kenarda-köşede bekleyen, yaşadığı hafakanları açığa vurmak isteyen, her türlü tehdide rağmen insanlığını ispat için vicdanın hala yegane sığınma ve kurtuluş mekanı olduğuna inananların ortaya çıkması için neden bir sorunun beklendiğini de sormadan geçemeyeceğim. Maalesef çoğunlukla, bedenimizle birlikte ruhumuzu da esir eden ilişki biçimine diplomasi diyoruz. Devletlerarası ilişkilerde hipokrasiyi bir ritüel hatta bir din haline getiren diplomasi mesleği vicdanları ne kadar ipotek altına alırsa alsın sadece dutarı ve vicdanından gelen sözleri ile ölüme meydan okuyan Abdurrehim Heyit’leri yok edemeyecektir. Tıpkı Abdurrahim Ötkürler, Abdulkerim Abdulveliler gibi daha niceleri zindanda kalsalar veya ölseler de gök kubbede ma’kes bulan sesleri, mühürlenmemiş vicdanlara hitap etmeye devam edecektir.

II. ABDÜLHAMİD VE DOĞU TÜRKİSTAN

Yazı, başını alıp gitti zannetmeyin. Günlerdir bugüne sakladığım belgeyi de anlatacağım. Zaten belge de Doğu Türkistan’a karşı tarihi sorumluluğumuzu hatırlatmaktadır. Ölümünün 101. yıldönümünde, Cumhuriyet çocukları olarak bir Sultanı hala hayırla yad edebiliyorsak bu onun sadece kimliği ve kişiliğinden kaynaklanmamaktadır. Dünyanın yeniden kurulmaya başlandığı ve bu maksatla mazlumların son sığınağı olan Osmanlı Devleti’nin tasfiye edileceği bir asırda, uzun yıllar devletinin, milletinin, soydaşlarının ve İslam aleminin derdiyle hem-dert olduğu için yüz bir yıl sonra hala o anılmaktadır.

II. Abdülhamid’in imamlarından Mehmet Kamil, 1893 yılının ikinci yarısında önce Kudüs’e oradan da Şam, Hama Hums, Han Şeyhun, Maara ve Halep’i kapsayan bir seyahate çıkmıştır. Mehmet Kamil, Osmanlı idaresinde olan ve bugün zulm, işkence, tehcir ile yaşamaya mecbur edilen bu bölgelere, kutsal mekanları, türbe ve kabirleri ziyaret bahanesiyle, gayrı resmi olarak, Sultan adına gözlemlerde bulunmak için görevlendirildiği anlaşılmaktadır. Nitekim Sultan II. Abdülhamid’in çeşitli coğrafyalarda yaşayan Müslümanların durumları ile yakından ilgilendiği ve uyguladığı siyasetinin etkisini de resmi olmayan gözlemler ile test etmeye çalıştığı bilinen bir gerçektir.

İstanbul’a döndükten bir süre sonra Mehmet Kamil’in, 17 Aralık 1894’te Haydarpaşa’dan trene binip tekrar yola çıktığını görüyoruz. Bu sefer hedef, Bağdat’a kadar Irak coğrafyasını gözlemlemek; oradan da İran ve Türkistan’a gitmektir. Döndüğünde Tahran, Hive, Buhara, Semerkant, Taşkent ve Kaşgar’a uzanan seyahatinin detaylarını II. Abdülhamid’e sunacaktır.

Bu yazıyı, günümüze de hitap eden Kaşgar izlenimlerinden bir tadımlık alıntı ile bitireceğim. Ama önce bazı bilgiler verelim. Rapora göre, Kaşgar şehrinin tamamı Müslümandır. Şehirde 120 cami; köy ve kasabalarda ise beş binden fazla mescit ve ayrıca pek çok uleması bulunmaktadır. O tarihten çeyrek asır önce Çin Hanları idaresine giren Kaşgar Müslümanları dini imtiyazlarını muhafaza etmektedir.

Mehmet Kamil, siyasi durumu dikkate alarak diplomatik davranmak istediğinde oradaki Müslümanların kendisini cesaretlendirmelerini adeta utanarak anlatmaktadır. Saray İmamı Mehmet Kamil, Osmanlı’daki bütün gelişmeler le yakından ilgilendiklerini gözlemlediği o güzel insanlardan aldığı cesaretle Kaşgar’dan Altaylara, Çin Müslümanları arasında dolaşıp derlediği bilgileri anlattığı raporunu şöyle bitirmektedir:

“Hulasa Çin ve Sin dahilinde bulunan bütün Müslümanlar, Emirü’l-mü’min ve Halife-i Resul olan Padişahımız Abdülhamid Han’a samimi ve içten dua etmekte ve adı anıldığında ağlamaktadırlar.”

Soruyorum: Sultan II. Abdülhamid’i anarken, Doğu Türkistan da yadımızda mıdır?

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.