
Öğretim sistemi üzerindeki baskılar, düşünen, akıl yürüten, ayırdeden zihinlerden çok, kabul ve reddeden insan tipi yetiştirilmesinin esas alındığını ortaya koyuyor. Bu müdahalenin, dilin yüzlerce binlerce yıl içinde oluşturduğu değerler dünyasına kadar uzanması ise işin vahametini gösteriyor.
Diplomalı okur yazar oranı yüzde doksanlara ulaşmış bir ülkede, nüfusun yüzde biri değil, binde biri bile değil, sadece onbinde sekizi “okur” olabiliyorsa, elbette zihnimizde ciddi bir hasar var demektir. Bu hasarın doğurduğu çarpıklık, Türkiye'de dil konusunda aşırı milliyetçi ahkâm kesenlerin çokluğuna rağmen, dilin esas kaynakları konusunda konuşan, fikir söyleyenlerin neredeyse hiç olmaması şeklinde belirir.
Türkçe'nin grameri, sözlüğü, diğer ciddi konuları böyle arılaştırmacı/devrimci/ulusçu zevatın kapsama alanına girmez. Nitekim, dilin “devrim”e maruz bırakıldığı yıllarda gramer ve sözlükler tamamen ihmal edilmiştir. Dil devrimcileri bir sözlük ortaya koymaya mecbur kaldıklarında da, binlerce onbinlerce kelimenin “devrime uğratıldığı”, yani yok edildiği görülmüştür!
Türkiye'de sözlükler ancak yasaklamalar, kısıtlamalar sözkonusu olduğunda gündeme gelir. Hayatında eline sözlük değmemiş nice aydın geçinen câhil vardır! Bizim âşina olduğumuz, 28 Şubatçıların sert rüzgârlar estirdiği günlerde gazetelere yansıtılan, Büyük Türkçe Sözlük'le ilgili haberlerdir. Bu haberlerde, tarifleri zihin konforlarını sarsan veya o günkü siyasetle-rine uymayan; aynı zamanda kelime kadrosunda esasında dilimizin malı olan başka dillerden geçen kelimelerle birlikte argo sözler bulunan bir sözlüğün tavsiye kararının kahramanca iptal edildiği açıklanmaktadır! Hayatlarında sözlük karıştırmamış bakanlık bürokratlarının talimatla yazdığı yarım sayfalık rapor gözönünde bulundurulursa, hiç bir sözlüğün Türkiye'de dolaşımda bulunmaması gerekir! Çünkü, (öz)Türkçe'den başka kelimelere yer vermeyen, argo ifadeleri açıklamayan bir umumî sözlük bugüne kadar ortaya konulamamıştır!
Yaz günlerinin sıcağında, sözlük konusunun gündeme gelmesi epey şaşırttı beni. Pek fazla aktüalite takip edemediğim ve Ankara'dan uzak olduğum günlere rastladığı için, konudan geç haberdar olabildim. Rasim Özdenören Bey'in, Yeni Şafak gazetesinin kitap ekinde yer alan yazısı, tartışmadan haberdar olmamı sağladı. Meğer, sözlüklerde kadınları aşağılayan deyim ve atasözlerinin varlığı her nedense bazılarının dikkatini çekmiş. Bu basına yansıyınca, TDK Başkanı, kadınları aşağılayan deyim ve atasözlerinin Türkçe Sözlük'ten çıkarılacağını açıklamış! Başkan, “Türk gelenek, kültür ve inançlarına uymayan” sözleri sözlüğün yeni baskısına almayacakmış! Böylece sakıncalı deyim ve atasözleri unutturulacakmış!
Rasim Bey, bir dil sanatçısı (hikâyeci) olmak yanında, fikir işleri ile uğraşan bir yazar olarak buna itiraz ediyor: “Sözlükten çıkarılacağı söylenen atasözü ve deyimler TDK sözlüğü marifetiyle dilimize girmedi ki, o sözlükten bu atasözü ve deyimler kaldırılınca unutulsun.” (Yeni Şafak Kitap Eki, 6.9.2006)
Doğrusu bize, bu yaklaşım hiç şaşırtıcı gelmedi. Birkaç sene önce, “Devlet sözlük yazar mı?” başlıklı bir yazı ile resmî-yarı resmî sözlüklerde devlet ideolojisinin yansımalarını ortaya koymuştuk. Bu yazıda, “ fikir hürriyetinin, bilim özgürlüğünün olduğu yerde, devlet sözlük yazmaz, sözlük yazdırmaz. Kelimeleri anlamlandırmaya, tarif etmeye kalkışmaz. Fakat Türkiye'de hâlâ devlete böyle fonksiyonlar yüklemek isteyenler var! Bu çağ yanılmasının (anakronizm) çaresi, önce hürriyetleri bilmek sonra da onlara saygı göstermektir. Emin olun, dogmacılığı besleyen fikrî devletçilik, bilimsel devletçilik, iktisadî devletçilikten daha az zararlı değildir!” demiştik.
O sıralar, TDK başkanına sorulduğunda, kendilerine şunu söyle tarif et diye bir baskı gelmediğini, sözlük metinlerini özgürce oluşturduklarını söylemişti. Şimdi ise, hangi sebeple yapıldığını tam olarak bilemediğimiz bir kampanya üzerine, sözlükten bazı deyim ve atasözlerinin ihraç edileceğini söylemektedir. Hem de, “Türk gelenek, kültür ve inançlarına uymayanlar” sözlükten atılacakmış!
Eskiden, sözün “mefhum-ı muhalifi” de dikkate alınırdı, yani söylenenin zıddı da düşünülürdü. Bu sözün “mefhum-ı muhalifi” açıkça, “Türk gelenek ve inançlarına uyan sözlük” demek değil midir? Bir umumî sözlük, böyle bir çerçeve içine alınabilir mi? Alınırsa o bir dilin genel sözlüğü olmak özelliğini yitirmez mi?
Bu beyanı nasıl ciddiye alabiliriz? Veya bir bilim adamına, dilciye kondurabiliriz? Dil geleneğin, kültürün ve inancın en sahih taşıyıcısıdır. Dil varlığımız bizi bu hususlarla ilgili gerçek anlamda görüş sahibi yapabilir. Gelenek, kültür ve inançlarımızı gerçek anamda dilimizden öğrenebiliriz. Halbuki bu tasfiyeci tutumda gelenek, kültür ve inançlarla ilgili bazı sun'i ölçüler belirlenerek geçmişe doğru yürütülmektedir.
Peki sözlüklerde kadınları aşağılayan deyimler, atasözleri bulunmalı mıdır? Benzer bir soruya cevap verdikten sonra konuyu düşünmeliyiz: Tarih kitaplarımızda hoşumuza gitmeyen hususlar bulunmalı mıdır? Mesela mağlubiyetle-rimizi tarih kitaplarından çıkaralım mı? Kaldı ki, bir toplumun dili aşağılamaları barındırdığı gibi, övgüleri de ihtiva eder. Sevinçleri anlattığı kadar, üzüntüleri de yansıtır. Heyecanımız da, sükûnetimiz de dilimizde ifadesini bulur. Dilimizle dua da ederiz, küfür de!
Dil, “metin” aklımıza estiği zaman, günün sürekli değişen taleplerine göre müdahale edilen, bugüne göre yeniden oluşturulan bir alan değildir / olmamalıdır. Sözlüklerde sadece kadınları aşağılayan deyim ve atasözleri mi vardır? İlk atasözü kitabımız olan, Şinasî'nin Durub-ı Emsâl'inde yer alan, “Bahtım olsa idi anamdan kız doğardım. Erkek arslan arslan da dişi arslan arslan değil mi? Muhannes (alçak, namert) erden avrat yeğdir” sözleri, kadınların önemini vurgulayan çok sayıda sözü hatırlamamıza yardımcı olabilir. Hele kadın “ana” ise, onun yüceltilmesi, “baba”yla kıyaslanamayacak ölçülerdir.
Sadece üç örnek: Ana gibi yar olmaz, ana başta tac imiş ve ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar... Buna karşılık, aynı kitapta “Ere inanma, suya dayanma. Erlik on ise dokuz hiledir” sözlerine de rastlayabiliriz. Bu vesile ile, “erkekleri aşağılayan” bir hayli deyim ve atasözünü de hatırlayabiliriz. “Erkek koyun kasap dükkânına yakışır”, “soğan erkeği”, “iskele babası” hemen aklımıza gelenlerdir.
Demek ki, kadın veya erkek cinsini tümden kötüleyen değil, her iki cinse ait durumları belirten ibareler sözkonusudur. Atasözlerimize göre, “kadının saçı uzun aklı kısa”dır ama, “kadının fendi erkeği yener”! “Hazır evin has kadını” sözü gibi, esasında kadınlarla ilgili bir hüküm belirtmeyen fakat içinde kadın geçen sözlerimiz de az değildir.
Sözlüklerde “fâhişe” kelimesine rastlayan birisi, bütün kadınların bu sınıfa girmeyeceğini bilir; tıpkı pezevenk kelimesinin erkeklerle ilgili hoş görülmeyen bir durumu anlatması gibi, bu da kadınlarla ilgili hoş görülemeyecek bir durumu anlatır. İyi hâller ve kötü hâller, toplumun yüzlerce, binlerce yıllık süzgecinden geçirilerek deyim ve atasözlerine yansır. Önemli olan cinslerin aşağılanması değil, hâllerin halk nezdinde değerlendirilmesi, hisse alınacak şekilde ifade edilmesidir.
Dil konusunun böyle bir şekilde gündeme gelmesi zihnimizin ne ölçüde tahrip edildiğini bir daha hatırlatıyor bize. Tahribatı onarabilmek için, diplomalı okur yazar olmak yetmez, gerçek okur olmamız gerekir. Gerçek okur-yazar, kavrayış gücüyle, neyin neden söylendiğini bilir, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ayırır.
Fakat, Türkiye'de gerçekten bunun istendiğinden emin değiliz. Öğretim sistemi üzerindeki baskılar, düşünen, akıl yürüten, ayırdeden zihinlerden çok, kabul ve reddeden insan tipi yetiştirilmesinin esas alındığını ortaya koyuyor. Bu müdahalenin, dilin yüzlerce binlerce yıl içinde oluşturduğu değerler dünyasına kadar uzanması ise işin vahametini gösteriyor. Diploma sahibi olmamız için uğraşanlar, okur olmamız, bilgi edinme yanında hüküm verecek donanıma sahip olmamız yönünde bir çaba içinde olmak istemiyorlar. Çünkü okullarda öğretilenlerden fazlasını bilmek, düşünmek, sorgulamak eninde sonunda, Türkiye'nin “aydınlanmacı” ama aydın olmayan seçkinlerini yerinden eder!
* D. Mehmet Doğan, Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Başkanı.






