Zor zamanlardan geçiyoruz. Bundan dolayı, ''herkesin meydanı kendine'' diyemeyiz. Her istediğimizi yapamayız, yazamayız. Müslümanca düşünmek ve davranmak mecburiyetindeyiz.
Kırıcı olmak, kusur aramak, bulmak ve ilan etmek. Bunlar İslamî ve insanî özellikler midir?
Birbirimize karşı bu kadar acımasız olmak zorunda mıyız? ''Kardeşliğin şartları''nı unuttuk mu?
Takip mesafesini korumak, yani saygıyı ve ölçüyü muhafaza etmek durumunda değil miyiz?
O halde, neredeyse her şeyi söyleyebilme rahatlığımız nereden kaynaklanıyor? Sözlerimiz, amellerimizden sayılmıyor mu?
Bazen, aynı sözler aynı anlama gelmezler. Zamana, mekâna ve şartlara göre değişirler. Sözgelimi ''şu kapıyı kapatın'' cümlesini evde kurmak ile ıssız bir ovada kullanmak arasında fark vardır. En azından, biri nesir, diğeri şiirdir. (Paul Valery''den ilhamla.)
Hakan Arslanbenzer, ''Suriye ve Mısır yönetimlerinde, bir İsrail şımarıklığı görmeye başladık'' demişti. İşte bu tehlikeli şımarıklık, maalesef, bizleri de bulmaya başladı. Özellikle sosyal medyada, bunun en biçimsiz örneklerini sergiliyoruz. Orada, adeta, başka biri olup çıkıyoruz. Doğru bildiğimizi savunmak adına, insanları rencide edebiliyor, bizden büyüklerin izzetine dokunabiliyoruz.
''Bu dünyada sadece paramın değil, nazımın da geçmesini isterim'' diye yazmıştım. Görünen o ki, her geçen gün, birbirimize nazımız daha az geçiyor.
***
Mütedeyyin camianın iktidarla ve güçle imtihanı, kabul edelim ki, kolay geçmedi, geçmeyecek.
Öte yandan, askeriyeden bürokrasiye kadar kemikleşmiş ve klikleşmiş bir yapının üstüne gelmek, elbette bazı acemilikleri, tereddütleri, hataları, hatta haksızlıkları beraberinde getirecektir. Örneğin, Refah-Yol hükümetinin kültür bakanı olan zat-ı muhteremin ilk icraatlarından biri dün gibi aklımızda. İsmi unutuldu, fakat yaptığı unutulmadı.
Seksenlerin sonundan itibaren, mütedeyyin camia, Türkiye''den daha hızlı büyümüştür. Bu süratli büyümenin yan etkileri, ne yazık ki, pek konuşulmadı. Yahya Kemal, sohbetlerinden birinde şöyle diyor: ''Bizim milletin arslan kalbi var. Fakat fethettiği diyar büyük, herkesi kucaklayamamış.'' (Yahya Kemal''in Dünyası, sayfa 42) Son kelimeye bir harf daha ekleyip tekrar edelim: Kucaklamak yerine, kucaklaşmak. Bunu başaramadık.
Devamında, sorulması gereken sorular da birikiyor. Bir tanesini soralım: Yirmi beş yıl boyunca vitrine konulan, hürmet edilen, söz hakkı verilen isimlerin çoğu, bugün nerede ve kimlerledir? Bu soru üzerinden, şimdinin ''tahrik edici'' isimlerini de düşünmemiz, ''okumamız'' gerekiyor. Bu kadar pervasızca, sorumsuzca, nasıl yazabiliyorlar, konuşabiliyorlar? Vazifeleri, olumsuzlukları çoğaltmak, ayrılıkları derinleştirmek midir? Hayır, sadece bir grubun kalemşorlerini kastetmiyorum.
Lütfi Paşa, vezirler için yazdığı Asâfnâme''de, bazı nasihatlerde bulunuyor. İşte onlardan biri: ''Kul takımını azaltmak gerek.'' (Sayfa 49)
Bu uyarı, başbakandan cemaat liderlerine kadar, ''yetki sahibi'' herkes için geçerlidir.
***
Bizim bütün işlerimiz, kurumlarımız, fedakârlık üzerine kuruludur. İktidara gelince yahut güç elde edince, fedakârlık kelimesi, bazıları için, feda ve kâr şeklinde ayrılmış olabilir. Böyle kimseler bizi ilgilendirmez. Onların yolu bellidir ve çıkmazdır.
O kurumlarla ilgili kararlar alırken, daha dikkatli, rikkatli olunması icap ediyor. Aceleye kaçılmaması, fedakârlığın gözetilmesi, emeklerin ziyan edilmemesi şart. Kararla birlikte, gönüllerin de alınması lazım.
Kuşağımızda kıymetli bir karşılığı olan Milli Gençlik Vakfı''nın kapatılmasını hatırlıyorum. Acısı hâlâ içimizdedir, burukluğu bir türlü geçmemiştir. Peki, bunlar aynı şeyler midir? Belki değildir. Bu, nereden baktığınıza bağlıdır.
Yaşananlar gösteriyor ki, en zayıf tarafımız, benlik meselesidir, kimseyi beğenmemek ve dinlememektir. Yazıya oturmadan evvel, kanaat önderlerinin, camiamızın büyüklerinin sosyal medyadaki (twitter) hesaplarına baktım. Birçoğu için söylüyorum: Sıfır takip. İnancımız şudur ve inşallah doğrudur: İnsanlara hizmet etmek istiyorsak, o hizmete, önce kendi nefsimizden başlamalıyız.
Böylece, ''içeriden'' bir yazı kaleme almış olduk. Çünkü, birbirine düşkün olması gerekenlerin birbirine düşmesi, bizi fazlasıyla üzüyor.
Başlıklar :

