Bir toplum mühendisliği çabası: 28 Şubat

00:001/03/2022, Salı
G: 1/03/2022, Salı
Yeni Şafak
Arşiv
Arşiv

28 Şubat Postmodern Darbesi Türkiye tarihindeki diğer darbeler gibi kendisini cumhuriyetin bekçisi olarak gören askerin, siyaseti dizayn etme çabalarından biriydi...

Sümeyye Ertekin Yıldız/Gazeteci -Yazar

28 Şubat Postmodern Darbesi Türkiye tarihindeki diğer darbeler gibi kendisini cumhuriyetin bekçisi olarak gören askerin, siyaseti dizayn etme çabalarından biriydi. Her daim siyasetin üzerinde Demokles’in kılıcı misali duran askerin müdahalesi, bu sefer özellikle mütedeyyin kesimi hedef almıştı. Kılıfı “İrtica ile mücadele” idi. 28 Şubat müdahalesini daha önceki darbelerden ayıran durum ise bir gecede silahla yönetimin değiştirilmesi yerine bir süreç izlenmesiydi. Bu süreçte de basın en kritik rollerden birini üstlendi.

28 Şubat 1997’de olağanüstü toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nda 18 maddelik kararlar alındı. Bu kararlar bir süreç içerisinde uygulamaya kondu. Demokratik ülkelerin asla kabul etmeyeceği bu müdahaleyi dönemin Genelkurmay II. Başkanı olan Çevik Bir gururla “Demokrasiye tanklarla balans ayarı yaptık!” şeklinde tanımlamıştı.

SİLAH YERİNE MEDYA KULLANILDI
Medya bu süreçte askerin isteklerini “sorgusuzca” yerine getirerek uygulamaları destekleyen manşetler attı. Asli görevi toplumdaki gerçekleri halka yansıtma, çarpıklıkları ortaya çıkarma olan ve yasama, yürütme, yargıdan sonra dördüncü kuvvet olarak görülen medya o dönem ordunun güdümünde hareket ederek, manipülatif haberlerle askerin müdahalesine meşruiyet kazandırıyordu. Dönemin Refah Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Necmettin Erbakan’ın MGK kararlarını imzalamaya direnmesi üzerine Hürriyet gazetesinin 4 Mart 1997’de
“Ya Uy Ya Çekil”
, 4 Mart 1997’de Milliyet’in
“Ordu’dan Uyarı: İrticacı Kuruluşlardan Alışveriş Yapmayın”
, Hürriyet’in Nisan 1997’de
“Beceremediniz Artık Bırakın”
, Sabah gazetesinin
“Darbesiz İndiririz”
şeklinde attığı manşetler o günün medyasının rolünü anlatıyor. Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı da
‘Basınımızla İftihar Ediyoruz’
cümleleriyle bu rolü teyit etmişti.

Kurgu haberler ekranlarda adeta bir tiyatro gibi sergilenirken günümüzdeki gibi sosyal medya yoluyla gerçeklerin gün yüzüne çıkması gibi bir imkan söz konusu değildi. Merkez medya ne diyorsa doğru olan oydu! Sözgelimi İmam Hatip Liseli öğrencilerin namaz kılması haberlerde bir suçmuş gibi gösterilirken, bir İHL’li öğrencinin namaz kılmasının normal olduğu düşünülememekteydi. Hemen her akşam başörtüsü yasağının konuşulduğu programlarda göstermelik bir başörtülü konuk yer alır ona da kısıtlı söz hakkı verilirdi. Konuşmaya başladığında ise mütemadiyen kaba bir şekilde sözü kesilirdi.

BAŞÖRTÜLÜLER SORUNLU MU?

O dönemde basının algı yönetimlerinden biri de başörtü yasağı konuşulurken sürekli “başörtüsü sorunu” şeklinde cümleler kurulmasıydı. Hatta merkez medya tarafından başörtüsü kelimesi yerine “türban” kelimesi kullanılırdı. Nihayetinde şöyle bir algı oluşmuştu toplumda; başörtüsü sorunu yani başörtüsü sorun, başörtülüler de sorunlu kişilerdi. Bu açık açık dile getirilmese bile algı bu yöndeydi. Bu algı ekranlara sürekli polislerin itip kaktığı başörtülü öğrenci görüntüleri ile yansıtılınca verilmek istenen imaj da tamamlanmış oluyordu. Gerçekte olan başörtülü genç kızların hakkıyla kazandığı üniversiteye girmek için barışçıl protestolarına polisin sert müdahalesiyken, ekrana yansıtılan durum başörtülü öğrencilerin polisle çatıştığı şeklindeydi. O dönem başörtülü bir şekilde eğitim gördüğüm KKTC’de üniversite hocamın “Ben olayları hep başörtülülerin çıkardığını sanıyordum meğer basın sizi öyle gösteriyormuş” demesi ve sınıf arkadaşlarımın onu tasdik etmesi bunun kanıtıdır...

Basının tüm bu algı yönetimi, kamuda başörtüsü yasağının acımasızca uygulanmasını kolaylaştırdı. Çünkü bir kesim, başörtülü bir kadın kamusal alana girdiğinde gerçekten laikliğin çatırdayacağını düşünüp yapılan hukuksuzluğa hak veriyordu. Üniversiteler öğrencileri derslere almıyor, öğretmenler başlarını açmaya zorlanıyor ya da istifa ettiriliyordu. Başörtülü kadınlar artık toplumdan soyutlanmış, iş bulamaz hale gelmişti. Maalesef bu algı yönetimi başörtülü kadını sadece kamusal alandan değil özel sektörden de soyutlamıştı. Özel sektör temsilcileri de basında mütemadiyen “sorunlu” olarak lanse edilen “başörtülü kadınları” çalıştırmak istemedi.

Yaşanan öyle bir yaman çelişkiydi ki başörtülüleri kamusal alanda “istenmeyen kesim” ilan edenler, bir taraftan kız çocuklarının okula gönderilmesi için kampanyalar düzenliyor ve ailelere “Kız çocuklarınızı okula gönderin” çağrısı yapıyordu. Diğer taraftan üniversite kapılarına gelmiş kız çocukları başörtülü oldukları gerekçesiyle derslere alınmıyordu. Aynı kesim kadının kamusal alanda daha etkin olmasını, kendi ayakları üstünde durmasını savunurken kamuda başörtülü bir şekilde çalışmasına şiddetle karşı çıkıyordu. Çünkü memlekete demokrasi gelecekse o da bu ülkenin seçkin elitlerinin istediği “şekil”de gelmeliydi!

O dönemin medya aktörleri yıllar sonra nasıl taraflı haber yaptıklarını kabul etseler de esaslı bir özür dilemekten uzak durdular. O dönem toplumdan soyutlanmaya çalışılan başörtülü kadınlar yıllar sonra bugün iyi eğitimli bireyler olmasına rağmen hala toplumda ve çalıştıkları kurumlarda hak ettikleri yerde olmaktan uzaklar. Köprünün altından çok sular aksa da her kesim için zihinlerde hala aşılamayan bir şeyler olduğu açık.

Sonuç olarak 20 yıldır eşi başörtülü olan bir liderin yönettiği Türkiye’de laikliğe halel gelmediği, rejimin değişmediği açıkça görülüyor. Gençlikleri, hayalleri 28 Şubat darbesi ile gömülen başörtülü kadınlar ise gelecek kuşakların benzer haksızlıklara uğramaması için yaşadıklarını tarihe kayıt düşmeye devam ediyor.

#28 Şubat
#Postmodern Darbe
#Türkiye
#Milli Güvenlik Kurulu