Hasta yatağında evinin İngiliz ajanlarınca Türklere karşı kullanıldığını öğrendiğinde, 'Evladım ben Türklerin ayağının bağı olarak bile kendimi görmüyorum' diyecek kadar tevazu abidesi büyük âlim Numan-ı Şibli'yi terk edemeyiz. Biz onu bıraksak da, biz Hintli Müslümanları terk etsek de Numan-ı Şibli'nin laneti yakamızı asla bırakmayacaktır…
Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn-i Arabi, Lübb'ül-Lübb (Özün Özü) adlı eserinde fili görmek isteyen iki âmânın hikâyesini nakleder. Söylenilene göre iki âmâ aralarında konuşurken, 'Biz fili görebilir miyiz?' derler. Bunu duyan bir fil çobanı onları alıp fillerin olduğu yere götürür.
Âmâların biri filin bacaklarına yapışır diğeri hortumuna, dokundukları şeyin ne olduğunu anlamaya çalışırlar. Uzun bir mücadeleden sonra bir tanesi diğerine filin bacaklarının direğe benzediğini, öbürü kulağının sofra bezi olduğunu, karnına yapışansa büyük bir küp olduğunu iddia eder.
'Hâsılı, hangi organa yapıştılarsa onu bildiler ve itikatları öyle oldu' diye ekler Şeyh-i Ekber…
Olayları hangi tarafından yakalıyorsak çoğu zaman büyük fotoğrafı gör/e/meden, eskilerin deyimiyle 'efradı cami ağyarını mani' bir halde kavramadan çözümlemeye çalışıyoruz. Zira 'parçadan bütünü görmek' büyük bir emek istiyor ve insan külle vakıf olabilmek adına çok uzun merhaleleri, zorlu yolculukları göze almak zorunda kalıyor.
'Bu toprakların hüzünlü macerası' diyoruz. Henüz 'bu topraklar' derken neyi kastettiğimizi bile tam olarak bilemeden… Bugün bu tabir bizim için ne ifade ediyor o tam olarak bilinemese bile en azından geçen asrın başlarında bir inancın zincirlerle bağladığı büyük bir tarihsel ve toplumsal gerçekliği ifade ettiği kesindi… Merhum Elmalılı Hamdi Yazır'ın meşhur tefsirinin girişinde söylediği şu söze kulak kesilmenizi isterim:
'Mektepte coğrafya okuduğum zamanlar Arabistan'ı bizim diye belledim…' Tefsirinin mukaddimesine bile böyle büyük bir ufukla başlayan bir fikir adamı… Neden bir asır geçmiş olmasına rağmen hala en büyük müfessir kabul edildiğini anlayabiliyor muyuz?
Çünkü onun bu topraklara bakışı farklıydı… Tıpkı yaşadığı dönem Osmanlı insanının baktığı gibi… Falih Rıfkı'nın Zeytin Dağı'nda verdiği örnek, şecaat arz edeyim derken sirkatin söyleyen Kıpti'nin misali olsa da paylaşmakta fayda görüyorum:
'Bizden Belgrad'ı aldıkları zaman, düşman delegeleri Niş kasabasını da istemişlerdi. Osmanlı delegesi ayağa kalkıp 'Ne Hacet' dedi, 'Bari İstanbul'u da verelim!' Babalarımız için Niş, İstanbul'a o kadar yakındı. Biz eğer Vardar'ı, Trablus'u, Girit'i ve Medine'yi bırakırsak Türk milleti yaşayamaz sanıyorduk.'
Biz eğer Vardar'ı, Trablus'u, Girit'i ve Medine'yi bırakırsak yaşayamayız… Bosna'yı, Şam'ı, Kudus'ü, Kıbrıs'ı, Tunus'u, Cezayir'i bıraktık… Buna yaşamak denebilirse hala yaşıyoruz. Ama Şam'da akan kanın hala bizim damarlarımızdan çıktığını unutmadan… Yukarıdaki sözlerin sahibi küçülen, Girit'i, Medine'yi terk eden ama yine de yaşamayı başaran bir Türkiye'yi övmek için yazmış o satırları…
'Babalarımız için Niş İstanbul'a o kadar yakındı' derken, kendileri için aslında o yakınlığı gerekli bulmadığını ifade etmek istiyordu Falih Rıfkı… İş bu sebeple bu topraklar onları kabul etmedi. Onlar da bu toprakları…
Libya'da 1911-12'de Şeyh Senusî İtalyanlara karşı dedelerimizle beraber çarpışırken, 1920'de Anadolu'da aynı şeyhin İngilizlere, Fransızlara karşı savaştığını gördüğünüzde, bu toprakların birbirinden kopamayacağını anlamanız gerekir. Lübnanlı Şekib Arslan, Hintli Muhammed İkbal, Mısırlı Abdülaziz Çaviş ve 'Çanakkale Mahşeri'ni' Hicaz çöllerinde kaleme alan Arnavut Mehmet Akif hep bu topraklar için aynı gaye uğruna savaşmadılar mı?
Medine'yi kanlarıyla sulayan da bu toprakların Müslüman çocukları değil miydi? Biz bu topraklar dediğimizde ta Hindistan'da yüreği sızılı bir kalemden de bahsediyoruz. Hasta yatağında evinin İngiliz ajanlarınca Türklere karşı kullanıldığını öğrendiğinde 'Evladım ben Türklerin ayağının bağı olarak bile kendimi görmüyorum' diyecek kadar tevazu abidesi büyük âlim Numan-ı Şibli'yi terk edemeyiz. Biz onu bıraksak da, biz Hintli Müslümanları terk etsek de Numan-ı Şibli'nin laneti yakamızı asla bırakmayacaktır…
Son olarak Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç. Ölüm döşeğinde Başbakanımız Bilge Kral›ı ziyaret etme fırsatı yakaladığında o büyük mütefekkirin dilinden dökülen şu meyanda sözcükler bize niçin bu topraklardan vazgeçemeyeceğimizi anlatmaya yetecektir:
'Bu toprakları, Bosna'yı, Kosova'yı, Balkanlar'ı buradaki kardeşlerini terk etme. Onların size ihtiyacı var. Onların sizinle hem tarihi hem dini bağları mevcut… Onlarla arana asla mesafe koyma. Onları sizin milletinize sizi ise Allah'a emanet ediyorum…'
Bu topraklar bize emanet. Emanete ihanet nedir bilir misin?






