
Merkez Bankası''nın hem nominal hem de reel faizleri ciddi oranda düşürmesi ve döviz kurunun kontrol altına alınması, kolay para kazanmaya alışmış kesimler tarafından yadırgandı ve Merkez Bankası''na baskılarını arttırmalarına neden oldu. Neden Türkiye diye sorulacak olursa, bankaların karlılık oranları dünyadakilerle kıyaslandığında kayda değer rakamlar görmekteyiz.
Gezi Parkı dolayısıyla gündeme gelen finans sektörü, aslında ekonomi gündemini geçmişte de hep işgal ediyordu. Hesap işletim ücretlerinden başlayıp, havale ücretlerinin yüksekliği ile ve sonrasında da kredi kartı yıllık ücretleri ile gündemi meşgul etmişti. En sonunda ise sosyal olaylara müdahale ettikleri gerekçesiyle Başbakan Erdoğan''ın ''faiz lobisi'' şeklinde nitelendirerek eleştirilerine maruz kalmıştı. Peki, nedir bu finans sektörü ve kimler tarafından yönlendiriliyor?
Finans sektörü, bankaları, sigorta şirketlerini, emeklilik fonlarını ve hisse senedi-tahvil piyasalarını içeren geniş bir kavramdır. Bu yüzden mal ve emek piyasaları ne kadar önem arz ediyorsa, finans piyasası da en az o kadar önem arz etmektedir. Finans sektörünün % 90''larına hükmeden bankaların, birden fazla ürün arz ediyor oldukları, reel sektöre kaynak sağladıkları ve ekonominin işleyişine yön verebildikleri için politika yapıcıları yakından ilgilendiren bir piyasa olması açısından da ayrıca önemlidir.
Bu kadar önemli bir piyasa olduğu için, bazen sektörde faaliyet gösteren kurumlar, ülke ekonomisini speküle etme haklarının olduğunu düşünüyorlar. Hele hele söz konusu ülke yapısal problemler içeren bir durumdaysa, hükümetleri ister istemez kendi istedikleri şekilde hareket etmeye zorlayabilmekte ve hatta reel sektörü hegemonyası altına alabilmektedirler. İyi kontrol edilememeleri durumda da global düzeyde krizler üretebilmektedirler. Bu açıdan bakıldığında Başbakan Erdoğan''ın son zamanlardaki faiz lobisiyle ilgili çıkışının orantısız ve haksız olduğunu söylemek mümkün değil.
Büyüme ve kalkınmaya ivmeyi daima reel sektördeki gelişmeler verdiği için reel sektör, ekonominin lokomotifi olarak kabul edilir. Finans sektörü ise bu gelişmeye kaynak aktarmak suretiyle destek verir. Ancak bu desteğin karşılığı hiçbir zaman reel sektörün sömürülmesi olamaz, olmamalıdır. Aksi halde gelir dağılımındaki adaletsizlik finansal sektör lehine artar ve ülkelerin ekonomisinde onarılamaz yaralar açılır.
Globalleşen dünyada uluslararası firmaların varlık gösteriyor olmaları dolayısıyla finans sektörü ile ilgili doğru analiz yapabilmek için, yerel değil, global finans verilerinin analiz edilmesi gerekir. Bu manada, dünya finans piyasası verilerine bakıldığında, bankaların verdikleri kredi hacminin oransal olarak son 12 yılda oldukça arttığını görmekteyiz. Örneğin, bankaların verdikleri kredilerin Milli Gelir''e oranı incelendiğinde, 2000 ile 2012 yılları arasında ABD''de %190''dan %230''a; İngiltere''de %130''dan %210''a; Fransa''da %100''den %140''lara; Türkiye''de ise %37''den %72''ye çıktığını görmekteyiz. Dikkat edilirse, bankaların vermiş oldukları kredilerin Milli Gelir''e oranındaki en büyük artışın Türkiye''de olduğu görülmektedir.
Benzer bir gösterge olarak bankaların sermaye-varlık oranlarına da bakılabilir. Yine aynı yıllar için bakıldığında bu oran dünya genelinde %8''den %10''a, Avrupa Birliği''nde %7''den %8,6''ya; ABD''de %8''den %14''e; Türkiye''de ise %6''dan %12''ye yükselmiştir. Yani bankaların sermayelerini mal varlıkları ile kıyasladığımızda yine artışlar görmekteyiz. Aynı yıllar için reel sektördeki artışlar daha cüz''i düzeylerde kalmaktadır. Bu da bankaların ülke ekonomisindeki güçlerinin arttığı ve reel sektörün önüne geçme eğiliminde olduğu manasına gelmektedir.
Türkiye özelinde değerlendirme yapıldığında, Merkez Bankasının son zamanlardaki politikalarına verilen tepkiler önem arz ediyor. İster ''faiz lobisi'' isterse ''finans lobisi'' denilsin, böyle bir lobinin var olduğu muhakkak. Merkez Bankasının hem nominal hem de reel faizleri ciddi oranda düşürmesi ve döviz kurunun kontrol altına alınması, kolay para kazanmaya alışmış kesimler tarafından yadırgandı ve Merkez Bankasına baskılarını arttırmalarına neden oldu. Neden Türkiye diye sorulacak olursa, bankaların karlılık oranları dünyadakilerle kıyaslandığında kayda değer rakamlar görmekteyiz.
Türkiye''de kurumlar vergisi rekortmenleri arasında ilk 20 arsında 11 bankanın yer alması tesadüf olabilir mi? Merkez Bankası''nın faizleri yüksek belirliyor olması nedeniyle, ticari bankaların son 5 yılda gerçekten faiz zengini olduklarını görmekteyiz. Türkiye özelindeki son değerlendirmeyi bankaların parasal büyüklüklerinin GDP içindeki payına bakarak yapabiliriz. Gerek Avrupa Birliği''nde, gerekse dünya genelinde azalma eğiliminde olan bu oran Türkiye''de 2000 yılında %26 iken 2012 yılında %40''lara ulaşmıştır.
Yukarıda verilmiş olan rakamlar, finans kuruluşlarının hayatımızın ne kadar içinde olduğunu ve ekonomik kararlarda ne kadar dikkate alınmaları gerektiğini göstermektedir. Ancak bu durumun, bireysel tüketicilerin ve reel sektörün hegemonya altına alınması ve politik olaylara destek vermek suretiyle ülke siyasetine yön verme hakkının elde edilmesi anlamına gelmediğinin de bilinmesi gerekiyor.






