|

“Je Suis Charlie” ruhu: Kime karşı?

Evet, Kur’an kurşunlardan korumuyor. Ama görüldüğü gibi militan laiklik de korumuyor. Laiklik kavramının anavatanında bile. “Ben merkezde beyaz kalayım, sen çeperde esmer dur. Esmerliğini beyazlatabildiğin kadar bana yaklaşabilirsin” seçkinciliğiyle yürümüyor işler. “Mecburen yan yana” değil, gönüllü bir arada yaşamanın formülünü üretmek gerekiyor.

Yeni Şafak
04:00 - 20/01/2015 Salı
Güncelleme: 20:58 - 19/01/2015 Pazartesi
Diğer
CENGİZ ALĞAN

Fransa Ulusal İslamofobi Gözlemevi raporuna göre 2014’ün ilk dokuz ayında, yani Charlie Hebdo (CH) saldırısına daha üç ay varken, ülkede Müslümanlara yönelik 110 saldırı gerçekleşmiş. Katliamdan hemen sonra başlamak üzere şu ana kadar 60 saldırı daha var. İlkinde bir camiye dört el ateş edilmiş. Aynı gece bir cami kundaklanmış. İki ayrı caminin duvarlarına “pis katil Araplar” yazılıp önüne domuz kafası bırakılmış. Müslüman İnanç Konseyi binasının duvarlarına, Korsika dilinde, Alman Nazilerin Türkler için kullandığı “Türken Raus” ile aynı anlama gelen “Arabi Fora” ifadesi kazınmış. Yapımı süren bazı camilere de Gamalı Haç ve domuz kafası bırakılmış. Liste uzun.


Geçen akşam TV’de, uzun yıllarını Fransa’da geçirmiş bir “Beyaz Türk” ilk gittiği günlerdeki bir tanıklığını aktarıyordu. Diğer başvuruculardan çok daha iyi bir CV’ye sahip olmasına rağmen L’oreal’de işe alınmayan birini görmüş. Çok şaşırmış ve yanındakilere nedenini sormuş. Fısıltıyla “Görmedin mi, esmerdi” demişler. O anda zihnindeki muhteşem Fransız demokrasisi sarsılmış. “Bugün bile belli mahallelerde ikamet edenlerin iş başvuruları asla kabul edilmez” diye devam etti konuşmasına. İş verilmediğine göre kiralık ev de verilmediğini, beyaz Fransızlarla evliliklere de pek sıcak bakılmadığını tahmin etmek zor değil.

“Yobaz” Müslüman tiplemesi çizmek

Yani Fransa’da Müslümanların hayatının pek de kolay olduğu söylenemez. Sadece saldırıya uğramıyorlar. Ötekileştirilip sistemin dışına itiliyor, umutsuzluğa ve dolayısıyla suça da sürükleniyorlar. Kimisi de radikal örgütlerle bağlantıya geçiyor. 2005 “banliyö ayaklanması” belki de bu umutsuzluk patlamasının zirvesiydi. CH katliamının sanıkları Kuaşi kardeşlerin öyküsü tam da böyle. 

Peki, “ifade özgürlüğünün yılmaz savunucusu” olmakla övünen, anarko-troçkist, “solcu” CH yayın çizgisinin dışlanmış bu azınlık grubunun yaşam kalitesinin artmasına ne gibi bir faydası dokunmuş bugüne kadar? Hiç. Aksine mütemadiyen Müslümanları şeytanlaştıran bir çizgi izlemişler. Şahsen inanç özgürlüğüne ağır bir saldırı olarak gördüğüm, en hafif tabirle pespaye Hz. Muhammed karikatürlerini bir kenara koyalım. Zaten dışlanmış, sıradan yoksul Müslüman Fransız vatandaşların hayatını daha da zorlaştırmaktan, önyargıları kaşıyarak okurlarının onları şeytanlaştırmasına, fanatiklerin saldırılarına açık hale getirmesine katkıda bulunmaktan öte ne yapmışlar? 

Durmadan tek tip, uzun sivri burunlu, sakallı, “yobaz” Müslüman tiplemesi çizmek, insanların inançlarına, yaşam biçimlerine, giyim kuşamına ağır hakaretler etmek ifade özgürlüğü değildir. Aksine onları saldırıya açık hedef haline getirmektir. Hayatlarını hiçe saymak, tehlikeye atmaktır. Dünyanın her yerinde dinler ve inançlar tartışılır, eleştirilir, aykırı fikirler üretilir. Ama Tanrı’yı yeni sorgulamaya başlamış ergenler gibi sabah akşam inananlara küfür edilirse bunun adı ifade özgürlüğü olmaktan çıkar. Hele de güçlü çoğunluğu arkana alıp zayıf azınlığa karşı yaparsan, bu artık nefret suçlarını tetikleyen nefret söyleminin alanına girer. Çok sayıda Avrupa ülkesinde mahkemeye kadar gider. Çünkü soyut düzeyde dinleri tartışmak ayrı şeydir, o dinlere inanan gerçek insanlara hakaret ayrı şey. 

Aynılaşmaya çağıran “Je Suis Charlie” sloganı

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı çevresine bağlı 56 ülkenin 49’unda nefret suçları konusunda yasal düzenlemeler var. Bu yasalar, bir suç eğer belli bir gruba, onun mensuplarına veya mülklerine, o grup aidiyetinden dolayı beslenen önyargılarla işlenmişse ekstra ceza öngörüyor. Mesela birinin camına taş atıp kırdıysanız mala zarar vermekten ceza alırsınız. Ama bunu ev sahibi Arap, Yahudi, Müslüman, Ermeni, eşcinsel vb bir kimlikten olduğu için yaptıysanız nefret suçlusu olursunuz.  Yine bu gruplara tehdit, hakaret, şiddete çağrı vs sözler sarf ediyorsanız nefret söylemi kullanmış olursunuz. O gruplara saldırıya veya saldırıya uğrama korkusuna yol açarsınız. Ki bu da pek çok ülkede ceza yasasının konusuna girer. Bu yasalar, asıl olarak, azınlıkta olan, toplumda güvenlik ve başka bir dizi nedenle, çoğunluğa göre dezavantajlı sayılan grupları korumak için düzenlenmiştir. 

Şimdi, bu bilgiler ışığında, CH’nin, 2. Dünya Savaşı sonrası dekolonizasyon döneminden beri korunmasız, kenar mahallelere itilmiş, dışlanmış bir azınlık grubunu oluşturan Müslümanlara yönelik, yer yer ırkçılığa varan söylemlerini ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirebilir miyiz? Ve buradan yola çıkıp, herkesi ortak tepki vererek aynılaşmaya çağıran “Je Suis Charlie” sloganına haklı bir gerekçe kazandırabilir miyiz? 

Bu slogan, arkasında büyük ihtimalle istihbarat örgütlerinin bulunduğu bu saldırıyla dinler ve kültürler arasında çatışma çıkarmaya yeltenenlere güçlü bir karşı cevap için üretilmiş olsaydı, ben de “Je Suis Charlie” derdim. Ama bunun için bu söylemin kuvvetle öne çıkarılması gerekirdi ki böyle bir şey göremedik. En azından Türkiye’de böyle oldu. Aksine öncelikli olarak bütün Müslümanların özür dilemeye zorlandığını gördük. Elbette söylenen sözler, çizilen karikatürler ne kadar ağır olursa olsun, cezası ölüm olamaz. Ceza sinirlenen kişiler tarafından değil, hukuki mekanizmalar aracılığıyla verilmeli ve tabii ki ölüm değil para cezası, dergi toplatma, yayın durdurma vb olmalıdır. 

Gönüllü bir arada yaşamak

Fakat katliamı lanetlemek için Müslüman azınlık hakkındaki “esprileri” seküler seçkinlerin sofralarına meze olarak sunan birer Charlie olmak da gerekmiyor. Kendimi, saldırı sonrası şu bir haftada, “Je Suis Charlie” ruhuna uygun olmayan sözleri nedeniyle 54 kişinin tutuklandığı Fransa’da, bir Müslüman’ın yerine koyuyorum. Sokakta, iş yerinde, okulda, parkta, devlet dairelerinde, kafelerde “esmerliğime” dikilmiş, suçlayan bakışlar altında ezildiğimi hissediyorum. Göğsüme ve sırtıma kocaman harflerle “Je Suis Charlie” dövmesini yaptırıp bundan sonraki ömrüm boyunca üstüm çıplak gezsem bile, bir daha asla beyaz mahallelerde kabul göremeyeceğimi anlıyorum. Ve “Je Suis Charlie” beyaz çağrısına uymak hiç de içimden gelmiyor.   

CH’nin çok tepki çeken kapağında belki de doğru söylediği bir şey vardı. Evet, Kur’an kurşunlardan korumuyor. Ama görüldüğü gibi militan laiklik de korumuyor. Laiklik kavramının anavatanında bile. “Ben merkezde beyaz kalayım, sen çeperde esmer dur. Esmerliğini beyazlatabildiğin kadar bana yaklaşabilirsin” seçkinciliğiyle yürümüyor işler. “Mecburen yan yana” değil, gönüllü bir arada yaşamanın formülünü üretmek gerekiyor.
#Charlie Hebdo
#Arabi Fora
#Fransa
10 yıl önce