Dünyanın küçük bir köye dönüştüğü mottosu, küreselleşmeyi tanımlayan en doğal ifade olsa gerek. Coğrafi bakımdan varlığını sürdüren sınırlar, dünyanın köye dönüşmesine engel teşkil edebilecek kuvvete haiz değildir. Yeryüzünün bir ucundan öteki ucuna sesli ve görüntülü ulaşabilmenin kolaylığı ile beraber, dünyanın herhangi bir köşesinde gerçekleşen önemli bir gelişmeyi an be an izleyebilme imkanı, gelişmiş uydu sistemleri aracılığıyla kıtalar ötesindeki birinin anını takip edebilmeyi sağlayan teknoloji bize bu mottonun doğruluğunu ispatlar niteliktedir.
Küreselleşme bir Motto mu? Metafor mu? Realite mi derken içine ufkumuzu zorlayacak hangi manaları doldurduğumuz büyük bir önem arz etmektedir. Küreselleşme elbette bu kadar basite indirgenebilecek ve göründüğü kadar masum bir muhteviyattan ibaret değildir. Gerçek olan şu ki, küreselleşme dönüşsüz bir yoldadır. Mesele; bu kaçınılmaz reel durumun bizler neresinde kalıyoruz, ne kadar etki ediyor, etkileniyor ve dönüştürebiliyoruz. Bu devinimin kaçınılmazlığını kabul ederek düşünecek olursak; hangi kulvarda ve hangi stratejik pozisyondayız.
1989 yılı küreselleşme açısından yapısal bir kırılma yılı olarak görülmüştür. Dünyayı kuşatması altına alan kapitalizm karşısında; Doğu Avrupa''daki komünist rejimlerle beraber komünizmin yatağı sayılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (Rusya)''nin çökmesi, dünyanın tek kutuplu hale gelmesinin yolunu açmıştır. Bu tarih itibariyle soğuk savaş döneminin kapandığını kabul etmekle birlikte, dünya siyasetinde yeni yön ve yöntemlerin doğmasının zorunluluk arz eder hale geldiğini de düşünmek durumundayız.
Yeni yön ve yöntem arayışı aslında bir kutup arayışıdır. Doğada tek uçlu mıknatısın bulunmadığı gerçeğinden hareketle; dünyanın da iki kutuplu olma zorunluluğu hayatın termodinamiğinde vardır ve fiziksel olduğu kadar manyetik alanın genişliği itibariyle de bu kaçınılmazdır. Deterministlerin nedensellik diye tarif ettiği bu durum; ABD''de 11 Eylül saldırılarının gerçekleşmesi ile ete kemiğe bürünmektedir. 11 Eylül saldırılarının, saldırı olup olmadığı hakkında komplo teorisi düzeyinde farklı fikirler hala tartışıladursun; ABD bu saldırılarla birlikte yeni kutbu imal etmiş ve adına da İslami terör diyerek tescil hakkını da elde etmiştir. Sonrasında İslami terör ifadesini genişleterek küresel terör adını kullanım alanına sokmuştur. Eylül saldırısı ile beraber 1989 yılı gelişmeleri sonrası düşünülen bütün projelerin hayata bir bir geçirildiği yadsınamaz gerçekliklerdendir. ''Medeniyetler Çatışması'' olarak lanse edilen ''11 Eylül saldırıları'' gerekçe gösterilerek, önce Afganistan, sonra Irak işgal edilmiştir. ABD bu saldırı sayesinde küresel terör ve demokrasi kavramlarını paravan yaparak alabildiğine geniş bir yayılma ve kendi çıkarına olan her saldırıyı gerçekleştirme desteğini sağlamıştır. İnsanlığın önüne egemen güçlerin içini istediği gibi doldurduğu iki tercihle çıkılmıştır. Küresel terörü mü destekliyor yoksa demokrasiden mi yanasın?
Chomsky''nin tarifine göre; ''terörün bir görünüşü bir de gerçek yüzü bulunmaktadır. Terörün bir gerçekliği olmakla birlikte bir de icat edilmişliği, dünyada güçlü olabilmek, uluslararası ilişkilerde politikaları ''aklileştirmek'' için, söz konusudur. ''
Küreselleşmenin hegamonik karakteri ekonomik, kültürel, ulusal ve dinsel bağları hedef almaktadır. Yeni bir kimlik oluşturma gayretindedir. Arzu edilen kimliğe ve sisteme ulaşınca da çark kendi kendine dönmektedir. Bu yönüyle aslında Müslümanlara da bir düşünce koridoru açmakta, Müslümanların evrensel değerlere sahip oluşlarını ve ümmet anlayışlarını hatırlamalarını salık vermektedir. Böylelikle evrensel ümmet anlayışına odaklanan Müslümanlar, dünyanın bütün coğrafyalarındaki mazlumlara ve din kardeşlerine karşı duyarlı hale gelmiş, kadim bir geleneğe dayanan kültürlerini bir alternatif kültür olarak insanlığa sunma gayretine girmişlerdir.
Roy''a göre, ''köktendinci hareketler mevcut sorunlara somut öneriler sunmaktan ziyade, Batılılaşmanın toplumun her alanına yayılma sürecini, İslam''ın yeniden kendini yorumlamasının fırsatı olarak görmüşlerdir. Dolayısıyla küreselleşme süreci, köktendinci akımlar açısından, insanların köklerinden kopmasının, kültürsüzleşme sürecinin paralelinde ilerleme göstermektedir.'' Müslümanların insanlığın gidiş istikameti yönünde söyleyecek sözleri, uygulanacak yöntemleri, zengin kültürel değerleri ve dinin kuşatıcı iklimini insanlığa sunma görevleri vardır. Bu görevler değerler ve olgular ekseninde küreselleşen dünyaya yapabilecekleri yerinde müdahaleler restorasyon bakımından büyük bir önem arz etmektedir. Bu görevden kaçınmak demek; kendinden uzaklaşmak ve ümmet kavramının inşa edici yönünü insanlığın hizmetine sunamamak anlamına gelmektedir.
Muhteviyat ve anlayış bakımından insanlığın kurtuluş reçetesini ümmetçilik kodlarıyla tanımlayan bir anlayışın sınırlara hapsolması ya da önemini yitirmiş sınırların bekçiliğine soyunması bu dinin ruhuna da ters düşmektedir. Bir milleti, bir coğrafyayı vatan belleyerek evrensel ümmet kavramını inşa etmekten kaçınmak, küresel tehditler için açık hedef olmayı kısaca teslim olmayı kabul etmek anlamına gelmektedir.






