Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Hüznün şarkısı: İnsanın kalbiyle konuşması...
Hüznün şarkısı: İnsanın kalbiyle konuşması...
Hüzün, insan yeşerten bir mekteptir.Hüzünlü kalp, muhabbeti celbeder.Allah (cc), hüzünlü kalbe rahmet tohumları eker...HÜZNÜN ŞİİRİ: KALBİN GÜLÜMSEMESİKalp, en iyi sükûnet makamında çalışır.Gürültü kalbin düşmanıdır.İnsanın da.Kalbi ihmal ederseniz, kararır kalp.Kalbi ihya ederseniz hem ısıtır insanın içini hem de ışık saçar insandan insana ve dünyaya...Dünyanız kalple aydınlanır. Kalbiniz kararıp dolmuşsa, güneş bile karanlıktır.Hüznün şiiri: Kalbin gülümsemesi.Yücelmiş bir kalbin kanat çırpmas...
Kültürümüzün iki meselesi: Kitap ve tasavvuf
Kültürümüzün iki meselesi: Kitap ve tasavvuf
Devlet kitapçılığı sivil kitapçılığı öldürmemeliMatbuat kültürü moderniteyle beraber doğdu. Kitap, bir metaa dönüştü. Ansiklopedistler, sözcük yazarları ve dünya keşfi ile kitaplar büyük bir ticaretti. Arkasından klasik romanlar geldi. İbrahim Müteferrika, padişahımıza matbaa kurmayı önerirken iki vurguda bulunur: Misyonerlerin Hristiyanlığı yaymasına karşı koymak ve kitap ticareti. Nitekim Türkiye’de ilk Türkçe matbuat da bir yabancı tarafından misyoner amaçlı olarak kullanılır. Padişahımızın z...
İşgalci İsrail haddini aştı: İsrail Türk bayrağına tahammül edemedi
Dünya
İşgalci İsrail haddini aştı: İsrail Türk bayrağına tahammül edemedi
İsrailli işgalciler, Kudüs’te yüzlerce yıllık Yusufiye Mezarlığı’nı restore eden TİKA’nın astığı Türk bayraklı levhaya saldırdı. Haddini aşan İsrail polisi, TİKA’nın levhasını balyozlarla kırdı. Müslüman Mezarlıklar Komitesi Başkanı Mustafa Ebu Zehra, “İsrail, Türkiye’nin Kudüs’te yaptıklarının izlerini silemez” dedi. TİKA Filistin Koordinatörü Ahmet Refik Çetinkaya ise bunu kabullenmeyeceklerini söyledi.
Yeni Şafak
İsrailli işgalciler Türk bayrağı olan levhaya tahammül edemedi
Dünya
İsrailli işgalciler Türk bayrağı olan levhaya tahammül edemedi
İsrailli işgalciler, Kudüs'te tarihi bir mezarlığı restore eden TİKA'nın tanıtım amaçlı astığı Türk bayraklı levhaya tahammül edemeyerek, yerinden söktü. Türkiye'nin özellikle Kudüs mirasınan sahip çıkmasından rahatsız olan İsrail yönetimi, kentte Türkiye'nin faaliyetlerini engellemeye yönelik girişimlerde bulunuyor.
Diğer
Bursa'da apartman boşluğundaki türbe görenleri şaşırtıyor
Gündem
Bursa'da apartman boşluğundaki türbe görenleri şaşırtıyor
Bursa'nın Yıldırım ilçesinde apartman boşlukları arasına hapsolmuş türbe görenleri şaşkına çeviriyor. Emir Sultan Hazretleri'nin dervişi olarak bilinen Sufi Şair Aşık Yunus'un üç apartman arasındaki boşlukta bulunan türbesi, dar bir koridordan geçilerek ziyaret edilebiliyor.
IHA
Barış Pınarı Harekâtı, STK’lar ve sûfilik
Barış Pınarı Harekâtı, STK’lar ve sûfilik

Barış Pınarı Harekâtı, bütün halkın seferberliği ile yürüyor. Eskiden Türkiye, Kuzey Irak’a operasyonlar yaptığında halk buna dâhil edilmezdi. Ancak Ak Parti iktidarı döneminde Suriye’nin içine doğru yapılan hareketlerde ise oldukça farklı bir strateji izleniyor. Üçüncü hareket olan Barış Pınarı’nda da geniş-kapsamlı ve hareketle eş güdümlü olarak halk seferber ediliyor. Medya her dakikasını halka aktarıyor. Cumhurbaşkanı’nın konuşmaları ve Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın talimatları ve yönetimi canlı tutuluyor.

Video: Barış Pınarı Harekâtı, STK’lar ve sûfilik


10 STK da hareketi destekleyen bildiriler yayınladı. HAK-İŞ, MEMUR-SEN, KAMUSEN, TİSK, TOBB, TÜRK-İŞ… Açıklanan bildiride Türkiye’nin Suriye’ye yaptığı hareketin arkasında olduğu kuvvetle vurgulanıyor. Yine Yahudi Haham, Ermeni Patriği ve Süryani Kilisesi de destekleyici açılamalarda bulundular. Daha önemli olanı ise bir sufi şahsiyetin, güçlü bir dini STK’nın manevi şahsiyetinin hareketle ilgili yaptığı destek açıklaması. Osman Nuri Topbaş’ın yaptığı açıklamadan bahsediyorum. Nakşi Müceddidiye ekolünün önemli irfan insanlarından biri. Topbaş, İmam-ı Rabbani’den bir alıntı ile açıklamaya başlıyor: “Bir savaş, iki ordunun ittifakıyla kazanılır. Biri leşker-i gaza(serhat ordusu) diğeriyse leşker-i dua(dua ordusu) dur”. Sahabenin savaşa çıkarken ehl-i Suffeden de dua istediğine işaret ile devam ediyor.

Osman Nuri Topbaş, ordumuzun sefere çıktığı ve Mehmetçiklerimizin “muzaffer ve mansur” olmaları için bol bol dua okuma ve özellikle “Fetih Suresi’ni her gün okuyup ordumuza manen destek olmaya gayret gösterelim” diyor. Sonunda devletimizin evlerinden edilen milyonların ümidini temsil ettiği, ülkemizin İslam’ın son karakolu olduğu, milletimizin asırlarca İslam’ın bayraktarlığını yaptığı ve nizam-ı âlem uğrunda çok şehitler verdiğini vurgular. Ordunun peygamber ocağı olduğu ve “hakkı tutup kaldırma davasında her daima muvaffak eylesin” diyerek hareketle ilgili son noktayı koyar.

Bu açıklamalar, Türkiye tarihi açısından da büyük önemi bir haiz. Devlet ve din, devlet ve sufilik, ordu ve sufilik ilişkileri açısından oldukça çarpıcıdır. Birincisi, Türklerin asırlarca İslam davasının sancaktarlığını yapan bir millet olduğunu yeniden hatırlatıyor. Şimdi yine İslam davasının bayraktarlığı ve nizam-ı alem davası için harekete geçen bir millet olduğumuza işaret ediliyor. İkincisi, Türkiye İslam’ın son karakolu düşüncesi öne çıkıyor. Hakikaten Türkiye’de bugün, “Kudüs bizim kırmızı çizgimizdir” ve “Dünya beşten büyüktür” diyen bir siyaset var. Uluslararası bağlamda Müslümanlara sahip çıkan en yetkin konuma sahibiz. Müslüman mültecilere en fazla yardım eden, yoksul Müslüman ülkelere en büyük yardımlarda bulunan, 1 milyar 700 milyon Müslüman nüfusa BM’de eşit temsil talebinde bulunan devlet Türkiye’dir. Kim ne derse desin Türkiye, ümmet ruhunu ayakta tutan ve İslam’ın bölgesel ve dünya sözcülüğünü varlığını da tehlikeye atarak temsile yönelen bir konumda bulunuyor.

Topbaş’ın açıkladığı bildirisinin üçüncü önemli kısmı ise orduyu peygamber ocağı olarak tanımlaması ve “hakkı tutup kaldırma davasında muvaffakiyetler” dilemesidir. Bir irfan insanı orduya, Türk ordusuna bakışını ve ona verdiği anlam açısından önemli bu. Ordu, hakkı tutup kaldırırsa İslam’ın sancaktarlığını yapmada büyük bir rol oynar. Müslümanların çektiği acıların dinmesi için öncülük yapmış olur. Katliamlar, zulümler ve terörle bunalan Müslümanları yeniden huzura kavuşturmakla bir hak davayı yerine getirir.

Pınar Barışı Hareketi için bir Nakşi İrfan aktörünün bu açıklamaları, Türkiye’nin yeniden sufilikle, İslam’la, orduyla barış içinde var olmasının önemli bir göstergesi. Bu alanlar arasında yüzyıldır süren cebelleşmenin, çatışmaların ve ötekileştirmelerin aşılarak yeniden mana ve madde etrafında bir millet olmamız açısından büyük bir gelişme. Türkiye’de Kemalistler, İslamcılar, sufiler, muhafazakarlar, ülkücüler bu hareket etrafında yeniden bütünleşiyor. Bütün bunlar Pınar Barışı Hareketi’nin önemli bir sosyolojik işlev üstlendiğini gösteriyor. İç toplumsal bütünleşme yeniden inşa ediliyor.

Tarikatlara saldırılar ve tarikatların self kritik yapmalarının zarureti
Tarikatlara saldırılar ve tarikatların self kritik yapmalarının zarureti

Sufilik yine taarruz altında. Herkes reddiyeler diziyor. Tasavvufa körü körüne bağlılık diye saldırıyorlar. Tarikat ve tasavvuf muhitleri sömürü, şehvet, yobazlıkla eş tutuluyor. Son bir araştırmada en rezil davranışları sergileyen sapkın tarikatlar, kamuoyunun merkezine taşınıyor.

Video: Tarikatlara saldırılar ve tarikatların self kritik yapmalarının zarureti


Buradan tarikatlara, sufilere ve tasavvufa bakılmasına davetiye çıkarılıyor. Özellikle bütün laikçi, sol ve Kemalist zihinlerin tarikat fobilerine hitap ediyor. Bunu yeniden üretiyor.

Laikçi ve Kemalist kesimler, aslında “Cumhuriyet selefiliğinden” besleniyorlar. Bu selefi anlayışta tarikatlar geriliğin ve cehaletin kaynakları. Sömürü ve şehvetin ocakları. Geri kalmamızın baş müsebbipleri. Bunlardan kurtulmak için tarikat ve sufilere de toptancı yaklaşırlar. Hepsini aynı kefeye koyarlar. Sonra da tekfirci bir üslupla hepsini ret ederler. Bütün dini grupları, teşekkülleri ve cemaatleri de tarikat diye damgalayarak aynı torbaya koyarlar. Nitekim FETÖ’ye bile tarikat diyorlar. Hem tarihsel sufi karşıtlığını dışa vuruyorlar hem de güncel bir terör örgütü ile sufiliği kötülüyorlar.

Bir damgadır tarikat. Damga, yüzyıldır değişmez simgeleriyle devam ediyor: Sarıklı, cübbeli, şişko, kısa boylu, çirkin suratlı ve aptal bir erkek. Şehvetle ve parayla özdeştir. Kadınları avlamanın ve insanların cebindeki paraları çalmanın peşindedir. Bilgisizdir bu erkek. Cahildir, hiçbir okul okumamıştır. Yeşil renk tonlar veya siyah renk tonlar baskındır üzerinde. Kadın ise siyah böceklere benzer. Siyah böcektir! Siyah çarşaf içindedir. Erkeğin kölesidir. Kurtarılmayı bekliyor zavallı! Bütün ana medya bir dönem bu sembolleri üretiyordu. Bütün laikçi kesim, hala bu sembollerle bombardımanın altında tutuluyordu. Kendi coğrafyasının kültürüne tamamen yabancı bir varlığa dönüşüyorlardı sonunda.

Bugün bu damga yeniden üretiliyor. Öne çıkarılan sapkın tarikatlar ve aktörleri ile “işte tarikat budur” diye milletin gözüne sokuyorlar. Bütün tasavvuf mirası ve birikimi sanık sandalyesine oturtuluyor. Bütün tasavvuftan öte bütün cemaatler ve hatta bütün muhafazakâr vakıflar ve çevreler zan altında tutuluyor. İmam Hatipler, Kuran kursları, başörtü, vakıf ve dernekler ile bütün İslami camianın teşekkülleri sapkın kimi tarikatların davranışlarıyla özdeşleştiriliyor. Bu cenaha göre hepimiz tarikatçıyız, hepimiz cahiliz, hepimiz böcek kafalıyız.

Tarikatlar çok mu masum, hiç mi yanlışları yok? Elbette var. Hem de çok. On birinci yüzyılda yaşayan büyük mutasavvıf ve büyük âlim Kuşeyri, Risale adlı eseri yanlışlıkları düzeltmek için yazar mesela. Halen geçerliliğini koruyan şu eleştirilerde bulunur: “Şimdi sufiler şekil ve kıyafet bakımından eski sufilere benziyor ama ruh ve muhteva bakımından başkalaşmışlar…Dine karşı kayıtsızlığı, menfaat temin etmenin en güvenilir vasıtası olarak kabul eden zamanın sofuları, haram ile helal arasında fark görmez olmuşlar, dine ve din büyüklerine karşı saygısız olmayı, din geline getirmişlerdir…halktan, kadınlardan ve zalim devlet adamlarından temin ettikleri şeylerden hiç çekinmeden faydalanmışlardır”.

Bu dönem batıniliğin yükselişiyle beraber sufilik içine sızmalar olmuş. Subjektivizm tasavvufun canına okumuş. Kutbul Aktab, mehdi, masumiyet, helal ve haramların sınırlarındaki seyyaliyet( artık yüksek makama çıktık haramlar bizi bağlamaz, ibadetler de diyen kimi tekkeler), hululiyet, rüya ile amel etme…İbahiyelik alıp başını gittiği zamanlar olmuş yine. Haşa Allahlaşmak, Allah ile görüşmek, vahiy almaya devam etmek, masum olmak iddiaları ortalığı sarmış. Fakat kelam ve fıkıh imdada yetişmiş. Sınırları/hududullahı hatırlatmış.

Bugün yine Batınilik ile doğan sübjektivizm saplantıları etrafa saçılıyor. Yine rüya, keşfiyat, fena, velayet gibi konularda “aşırı yorumlar”( te’viller) yapılıyor. Malla, mülkle, siyasetle daha fazla imtihan oluyorlar. İmtihanlar kaybediliyor. Çıkış yolu bellidir. Onu da sufi bir alim olan Ebu Nasr El-Sarraç’tan alalım. Sarraç, sufilerin yaşadığı sapmalardan kurtulması için üç temel öneride bulunuyor: Haramın küçük ve büyüğünden uzak durma, farzı en incesine kadar yerine getirmek, dünyayı dünya ehline bırakmak. Her zaman tarikatların kulaklarına küpe yapması gereken öneriler bunlar.

Tarikatlar ve sufiler, Ebu Sarraç’a kulak vermeliler. Siyaset, seyr-u sulükta bir lekedir diyen İmam-ı Rabbaniye kulak vermeliler. Her şeyden önce sufilik yeni self-kritiğini yapmalı. Yoksa laikçiler, modernistler, tarihselciler ve mutezili kesimler vicdansız ve izansız bir biçimde bunu yapacak. Ya da derin yerlerde pusuda bekleyenler, gücü ele geçirirlerse ikinci bir tekkeler ve zaviyeler yasağını getirecekler!

Tarihselciliğin sufilik karşıtlığı: Kalp tutulması
Tarihselciliğin sufilik karşıtlığı: Kalp tutulması

Tarihselcilik, İslam topraklarında pozitivizmin baş müttefiki. Bu müttefiklik en fazla sufiliğe karşıt söylemlerde kendisini ifşa eder. Pozitivizmde hakikat, nesnel dünya gerçekliğinin ürünü. Hakikat bu sınırlarda araştırılır. Bunların ötesine uzanan hiçbir hakikat yoktur. Metafizik, ilerlemeyle aşılan bir geri zaman bilinci. Din de bu geri zaman bilincinin bir parçası. Artık hakikate bilimle, gözlemle ve istatistikle varılacaktır. Bilim gelecek, insanlık kurtulacak. Bilim hakikate varmanın başlangıcı da sonu da. Bir pozitivizm manifestosudur bu.

Video: Tarihselciliğin sufilik karşıtlığı: Kalp tutulması


Tarihselci ilahiyatçılar, pozitivist manifestodan derinden derine etkilenirler. Bilim anlayışları doğrudan pozitivisttir. Hatta denilebilir ki ilahiyatın bizzat kendisi pozitivist paradigma temelinde ele alınır. Nitekim kelam, fıkıh, Kur’an ve hadis alanları nesnel bilginin sunduğu imkanlar çerçevesinde yorumlanır. Sezgi, keşif, metafizik ve doğaüstü boyutlar pozitivist paradigmayla uyuşmadığından dolayı bilim gerekçesiyle reddedilir. Bilim maskesine bürünen pozitivizm, tarihselcilerin elinde İslam’a yönelen bir “karşı okuma” tarzına dönüşür.

Tarihselci ilahiyat tezinin temelinde yer alan pozitivist zihin, en büyük tepkisini sufilere karşı ortaya koyar. Çünkü sufilik nesnel gerçekliğin ötesinde varlığa bakan bir İslam anlayışı. Keşif, sezgi ve ilham yöntemleriyle de hakikate varılabileceği tezini benimser. İmam-ı Gazali Sufiyye’yi hakikatin keşifle elde edebileceğini savunan akımdır der. Seyr-u süluk ile, çile ile, zahidane yaşam ile insan ruhsal olgunlaşma yaşayarak öznel dünyasını temizler. Kalp alanı derinlik kazanır. Hakikat de oraya akar.

Bu ruhsal olgunlaşma sürecine şeyh rehberlik eder. Çile ve uzlet pratiği yaşanır. Hizmete adanır. İhvan olunur. Zikir yapılır. Bütün bunlar metafizikle iç içe geçen bir bedensel ve ruhsal dönüşümlerdir. Bilinç, artık fizik ve metafiziği beraber yaşar. Tarih ve tarih ötesi, mekan ve mekansızlık, madde ve mana ayırımları gereksiz hale gelir. Rasyonalite yerine mistik tecrübenin yaşanması başattır. İkbal’in belirttiği gibi tasavvuf, hakikati mistik tecrübe ile kazanma yöntemidir.

Tarihselcilik, pozitivist bilinç algıları nedeniyle sufilerin mistik tecrübeyle ulaştıkları hakikati anlayacak bir konuma sahip değil. İnsan algılayamadığı şey üzerine de susmalıdır. Wittgeinstein’in dediği gibi “ üzerinde konuşulamayanlar hakkında susmak gerekir”. Ancak bu da bilgeliği gerektiren bir tutum. Tarihselci ilahiyat bu bilgelikten yoksun. O nedenle paradigması dışında kalan sufiliği algılayamaz. Bundan dolayı da onun bilincinde sufilik yoktur. Hatta varlığın çarpık açılımı görünür ona. Bu nedenle sufiliğe saldırır. Tıpkı pozitivist sosyologlar gibi. Onlar da sadece dinin aşıldığını söylemekle yetinmiyorlar, aynı zamanda anti metafizikçi tutuma yöneliyorlar. Bu anti tutumla metafiziğe karşıt tutumlara giriyorlar. E. Renan, bunu çok bariz bir biçimde yapar. Papazlıktan bilimperestliğe atlamış Renan.

Tarihselci ilahiyat da pozitivizmin anti-metafizik perspektifini sufiliğe karşı alana taşır. Şeyhlere, müritlere, tekkelere, dergahlara reddiyeler dizer. Pozitivizmin sertliğinden gelen bu anlayış ile Kadızadelerin post-modern temsilcilerine dönüşürler. Sivasizadelere saldıran, derviş öldüren ve şeyhlere her çeşit hakaretlerde bulunan “17. Yüzyıl selefileri” yeniden dirilir adeta! Aslında Hegelyen anlamda sufiliği olumsuzlama üzerine kurulan bir kendini gerçekleştirme çabası vardır burada. Tarihselci ilahiyat, sufiliğe meydan okuyarak sufiliği olumsuzlar ve kendisini de onun yerine tez olarak sunar. Sufiliğin mürşitlerini ve dergahlarını inkar ederek modernitenin neo-mürşitlerini ikame eder.

Tarihselciler, tarihselcilikle paradoksal bir biçimde tarih içinde oluşan bütün sapma ve dalaletlerin hesabını sufilikten çıkarmaya çalışırlar. Bidat ve hurafeleri, batıni sapmaları ve çürüyen dindar pratiklerinin adresi olarak sufileri gösterirler. Bu tutumlarıyla da çağdaş pozitivistlerle de örtüşürler. Sadece pozitivist fikriyatla müttefiklik yapmakla kalmazlar aynı zamanda pozitivist aydınlarla ve kesimlerle de kol kola gezerler. Türkiye’nin hakim ideolojisi pozitivizmdir. Bunun tarihi taşıyıcı rolünü oynayan elitler de pozitivisttir. Sufiliği en büyük tehdit olarak görürler. Pozitivist bilinçleriyle bütün geriliğin faturasını tasavvufa keserler. Tarikat kelimesi bir damgadır onlar için. Tarihselci ilahiyatçılar da için de öyle. Onlar da İslam aleminin ilerlemesinin önünde tasavvufu görürler. Genelleyici ve indirgemeci tutumlarıyla bütün sufi meşrepleri tek torbaya koyarlar. Pozitivizmin tekçi okuma yaklaşımıyla sufilik eşittir kötülük derler.

Pozitivizm, dünyada itibarı kalmayan bir geçmiş zaman bilim ideolojisi. Tekçi bakışı, bilimi putlaştıran anlayışı, anti-metafizikçi ideolojisi bitmiş durumda. Tarihi kullanımı geçmiş bu yöntemin bilinciyle ilahiyat çalışmaları yapmak ve sufiliğe karşıt tutumlara yönelmek büyük bir “kalp tutulması”.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.