40 yıllık Devlet Tiyatroları sanatçısı ve dizilerin aranan oyuncusu Engin Şenkan, yaptığı işin karşılığını maddi ve manevi alamamaktan yakınıyor. "Yaptığımız iş ayağa düştü" diye konuşan usta oyuncu, "Bazen yaptığım işten utanıyorum. Bakıyorsun bazı isimlere. Yaptığınız iş aynı. İşte bu bana koyuyor" dedi
Engin Şenkan'la röportaj yapacağımı kime söylesem ilk tepki 'Kimmm?' oldu. Sonra Bizimkiler'in Şevket'i, Hatırla Sevgili'nin Rıza'sı, Baba Ocağı'nın Halil Efe'si ya da Firar'ın Aziz Ağası dediğimde istisnasız aldığım cevap 'Oooo çok iyi isim'di. Yani sizin anlayacağınız onun yüzü ve sesi şöhret basamaklarının zirvesine çıkarken adı biraz geride kalmış. Engin Şenkan'la bunun nedenini ve pek çok şeyi konuştuk.
Aslında oyunculuk benim aklımın ucundan bile geçmiyordu. Kızlarla konuşurken bile yanakları kızaran bir adamdım. Lise son sınıfta edebiyat hocamız 'Çürük Elma' diye bir oyun koydu sahneye. Yapamam yaparsın derken kendimi sahnede buldum. Allah rahmet eylesin Zihni Küçümen ile Ergun Göknar geldiler oyunu izlemeye ve şehir tiyatrolarında oynamamı teklif ettiler. Bu arada ben İstanbul Üniversitesi İktisat Bölümü'ne girmiştim. Bir yandan şehir tiyatrolarında sahneye çıkmaya başladım. Sonra Zihni Abi'yle Ergun Abi, 'Senin alaylı olmanı istemiyoruz, konservatuvara git' dediler. O yıllarda Türkiye'de tek konservatuvar var o da Ankara'da. Sınava girdik.
2 bin küsur kişi arasından 12 kişi seçildik.
Evet. Ankara Devlet Tiyatrosu'nun oyuncusu olarak kaldım. Bir ara rahmetli Alev Sezer'le İstanbul'a gelmeyi düşündük. Ama bir türlü cesaret edemedik. Öyle bir şey ki memuriyete kafayı soktun mu çıkaramıyorsun. Ben 1970 yılında mezun oldum. 1978'de valide vefat edince mecburen geldim İstanbul'a. AKM açılmıştı. Oraya tayin yaptırdık.
40 küsur sene çalıştım Devlet Tiyatroları'nda.
Evet, TRT'de yabancı filmlere çok dublaj yaptık.. Akaşam eve kucağımda tarih kitabı kalınlığında destelerle giderdim. Bir stüdyodan çıkıp diğerine girerdik.
Yok, ondan önce TRT'ye bir dizi yaptık. Orada laz bir kahveciyi oynadım. Bu yüzden herkes beni laz zanneder. Çok iyi konuşurum o şiveyi. Çünkü Sarıyer'de çocukluğum onların arasında geçti. Küçük Trabzon derlerdi Sarıyer'e.
Evet. Ondan sonra kaç tane dizi yaptım. Millet hala 'Şevket' diyor.
Ediyor tabii. Ondan sonra yaptığın işler hatırlanmıyor.
Ben buraya tırnaklarımla geldim. Hiçbir sansasyonum olmadı. Medyayı hiçbir zaman işime alet etmedim. Magazinde görünmem. Metroya da binerim, minibüse de. Bundan dolayı olabilir.
Bizim işimiz maalesef biraz yozlaştı, ayağa düştü. Bazen yaptığım işten utanıyorum. Bakıyorsun bazı isimlere, onun yaptığı işle seninkinin adı aynı. Aynı kefedesin. Bana işte o koyuyor. Bir de kalkıyor başrol oynayan adama dünyanın parasını veriyor. Ama seninle 3 kuruşun pazarlığını yapıyor. Sana o kadar değer biçiyor. O ağrına gidiyor tabii insanın. Ben maddi manevi bu işin karşılığını alamadım.
Bazen biri seni dizilerde oynadığın karakterlerden değil de Devlet Tiyatrosu'nda oynadığın bir oyundan tanır. İşte o çok büyük mutluluk veriyor insana.
Değilim tabii. Ben şimdi belli bir çerçeve içerisindeyim. Bu saatten sonra bu çerçevenin dışına çıkamam. Yılmaz Erdoğan bir film için çağırmıştı beni. . Oturuyoruz böyle. 'Kaç filmin var sinemada' dedi. 'Bir tane' dedim. Şaşırdı. Ömer Faruk Sorak da karşıda oturuyor. Ona döndü 'Engin Abi'nin bir tane filmi varmış' dedi. Ömer sandalyeden düşüyordu.
Bu neden böyle biliyor musun? Herkes kendi muhabbet kurduğu insanla çalışıyor. Ben de 'Şununla ilişki kurayım da bana iş çıksın' diyemem. Bu konuma geleceksem bu işi bırakırım zaten. Ben buradayım. Oyunculuğuma ihtiyacı olan gelir beni bulur.
Senaryo gelince tam bana göre dedim. Vur, kaç, tepin, koş... Böyle hareketli rolleri seviyorum.
Mevcut sistemde böyle şeyler oluyor. Orada böyle adamlar var. Niye gösterilince rahatsız olunuyor anlamıyorum.
Caner de (Cindoruk) İsmail de (Hacıoğlu) çok iyi oyuncu. Hep söylerim oyunculuk futbol gibi takım işidir. Karşındaki pas verir, sen golü atarsın. İsmail de Caner de çok yetenekli. Bir alışveriş var aramızda.
Ben televizyon seyretmem. Kendimi bile seyretmem. Hele o magazin programlarını asla.
Yok öyle bir şey.
Her rolü oynarım evet. Ama mesela Kabadayı filminde Rasim Öztekin'in oynadığı karakter teklif edilmişti bana. Efemine bir karakter. Sokaktaki adamın algısını düşündüm. 'Bu saatten sonra bu bana ters' dedim teşekkür ettim. Haaa, bundan 20-30 sene evvel Devlet Tiyatrosu'nda olsaydı oynardım. Sinemada oynamam.
(Gülüyor) Söylesem mi bilmiyorum. 1944 doğumluyum.
Tabii. Evde koşu bandım ve yaylarım var. Spor yapıyorum. Ayrıca yediğime içtiğime dikkat ederim.
Hiçbir şey yapmaz. Evde oturur. Kızlarım 'Baba biraz çıksana' der. Bazen Sapanca'ya giderim. Orada bir yerimiz var. Eşim de Devlet Tiyatrosu sanatçısıdır. İki kızım var. Büyük kızım Boğaziçi'nde uluslararası ilişkiler okudu. 2 çocuğu var. Damadım uluslararası avukat. Yıllar sonra kızıma 'Sen de hukuk oku, birlikte çalışalım' dedi. Şimdi hukuk okuyor. Küçük kızım da Bilgi Üniversitesi'nde halkla ilişkiler okudu, çalışıyor.
Yok. Büyük kızım komedyendir aslında. Kalemi de çok iyidir. Belki içinde bir şey vardı ama hayata geçirmedi. Küçük kızım da bazen sitem eder 'Bale yapacaktım, bırakmadın' diye.
Ben engellemedim. Yalnızca bir evde iki oyuncu olmaz dedim. İki at birlikte koşmaz. O bir karar verdi. Eşimin yaptığını bu camiada hiç kimse yapmaz. Ama şimdi bazen 'Dizilerde oynasam mı?' diye düşünüyor. Bakıyor öyle adamlar kadınlar oynuyor ki 'Ben niye oynamayayım?' diyor.
İsterim tabii. Ama aynı dizide olmaz. Çünkü o zaman işi eve taşırız. 'Şu sahne şöyle oldu, bu sahne böyle oldu' derken evde hır çıkar.
Var, var…Biraz tutucu ve sert bir yanım var.
Evet, öyleyim biraz. Bir kabuğum var. Ve bundan memnunum. Koruyor. Kişilerle yüz göz olmak istemiyorum. Öyle bir sektörün içindeyiz ki özümüzü biraz korumak zorundayız.
Engin Şenkal'ın tıpkı canlandırdığı karakterler gibi sert bakışları var. İnsan önce bu bakışlardan tedirgin oluyor. Ama onu tanıdıkça naif hatta biraz da mahçup bir insan çıkıyor ortaya.
Evet, Eyüp'te doğmuşum ama hemen Sarıyer'e taşınmışız. Çocukluğum Sarıyer'de geçti. Tam çocukluk ama… Sokak çocukluğu… Hani derler ya 'Bahçeden erik çaldık' falan diye. Hepsini de yaptık. Şehre inmek aklımızın ucuna gelmezdi. Zaten yaz geldi mi üzerimizde mayo, bütün yaz denizdeydik. O zamanlar İstanbul'da denize giriliyordu tabii. Bir mahalle kültürü vardı. Herkes birbirini tanırdı. Annen, kızkardeşin çıktığı zaman kimse kafasını kaldırıp bakmazdı.
Kesinlikle İstanbul…
İstanbul başka bir şehir. Sabahleyin Tarabya'dan çıkıyorum. Köşeyi dönüyorum. Kavga gürültü trafik karmaşa. Çıldırıyorum. Çekimlerim genellikle şehir dışında olurdu bugüne kadar. Gidiyorum. Sessiz, sakin, huzurlu. Ama üç gün sonra 'Yok ya, her gün kavga edeyim ama İstanbul'da olayım' diyorum. Ne onunla ne onsuz yani. Lanet bir şehir. Ama bir o kadar da vazgeçilmez ve güzel. Kavgasından gürültüsünden karmaşasından bile vazgeçemezsin.






