
Cengiz Dağcı aslen Kırımlı, sonradan Londra’ya yerleşmiş bir yazar. Fakat asıl ilgi çekici durum tüm eserlerini, Türkiye Türkçesiyle yazıp yayımlamış olmasıdır. Halbuki bir kere bile gelip göremeyecektir Türkiye’yi.
Kırım insanı öyle bir zulme uğrar ki bir suskunluk gelip yüzlerine yerleşir. Cengiz Dağcı da bunlardan biri. Babası, ellerinden alınan Kızıltaş’taki bağlarının üzümlerini okşayıp ağladığı için tutuklanıp hapse atılır. Üç ay sonra kurtulunca, o suskunluk gelip onun da yüzüne oturur; “düşünceleri felçli” bir haldedir. Bir daha Kızıltaşa, kendi köyüne dönmez, dönmek içinden gelmez; Akmescit’e yerleşir. Ailesini de parça parça oraya yokluğun ve yoksulluğun içine taşır.
Cengiz Dağcı’nın elde bulunan fotoğraflarına bakınca varlığına sinmiş olan o suskunluk hali hemen fark ediliyor. Sanki tepki en beklenmedik bir noktadan, kaşlardan dışa vurmuştur bu yüzde. Gittikçe gürleşerek kaşlar konuşmaya başlamıştır.
Kırım insanının XX. yüzyılda yaşadığı sürgünü yüzyılın en büyük insanlık faciası olarak gören Cengiz Dağcı, bunun Balkan faciasının devamı olduğunu da hatırlatmadan geçmez. Hatırlayalım; Yahya Kemal, hem doğup büyüdüğü toprakları hem de oradaki annesinin mezarını kaybetmişti Balkan ve Birinci Cihan Harbi’yle.
İlk darbeyi toprakları ellerinden alınınca yaşamıştı Dağcı’nın ailesi; bir bakıma ilk sürgünü de Akmescit’e giderek yaşamış oldular. Bu büyük bir travma anlamına geliyordu onlar için. Daha Akmescit’te iken Kızıltaş ve Gurzuf’u kaybetmenin hasreti gelip içlerine çökmüştü. Şiir yazmaya da bir bakıma bu hasretle başlar yazar. 12-13 yaşlarından 21 yaşına kadar Akmescit’te yaşar. Orta ve yüksek öğrenimini (Pedagoji Enstitüsü Tarih Bölümü) burada bitirir ve hemen ardından askere alınır. Ruslar adına Almanlar’a karşı savaşacaktır. Almanlar’a esir düşünce Ruslar’a karşı savaşması için hazırlamaya başlarlar onu. Asıl büyük sıkıntıyı bu arada kaldığı esir kamplarında, kış şartları içinde yaşar. 1941-1947 arasında, İkinci Dünya Savaşı içinde oradan oraya savrulur. 1947’de Londra’ya yerleşir, evlenmiştir ve bir çocuğu vardır. 1947’den 2011’deki ölümüne kadar Londra’da yaşar.
Cengiz Dağcı aslen Kırımlı, sonradan Londra’ya yerleşmiş bir yazar. Fakat asıl ilgi çekici durum (Kırım’daki ilk şiir çalışmaları hariç) tüm eserlerini, Türkiye Türkçesiyle yazıp yayımlamış olmasıdır. Halbuki bir kere bile gelip göremeyecektir Türkiye’yi.
Londra yıllarında okuyacağı Ömer Seyfettin’i ilk gençlik yıllarında Amcası Seyit Ömer’den öğrenecektir. Onun beslendiği kaynak başlangıçta Kırımlı şairlerdir. Rus edebiyatının büyük yazarları ise asıl şansı olur. Kendisi “Dostoyevski’yi okuduğum gün benim de hayatımda en önemli günüm oldu” der. İkinci şansı Polonyalı eşi Regina’dır bu konuda. Savaş içinde onu tanımasıyla okuma ilgileri genişler. İyi bir okuyucu olan Regina gerçek bir edebiyat kültürüne de sahiptir. Yazarın Faulkner ve Joyce gibi dünya edebiyatının önemli isimlerine kadar açılması bu ikinci dönemindedir.
İlk roman çalışmalarına daha Londra’ya gelmeden savaş içinde başlar. Gittikçe kendini geliştirir. Buna rağmen Türkçesinin güzelliği hakkında kendisine yöneltilen bir soruyu cevaplarken, kullandığı dilin kökeninde çocukken annesinin kendine konuştuğu dil ile Gurzuf ve Kızıltaş türküleri bulunduğunu söyler. Regina onu klasik batı müziğine de açmıştır, fakat o korumaya azimli olduğu kimliği için yurdunun türkülerini vazgeçilmez görür. Hayatındaki büyük savruluşları bu kimliğe ve diline tutunarak atlatır.
Cengiz Dağcı için “dil” (Türkçe) “yurt” olur. Londra’da kendisine yeni bir hayat kurmuş olsa bile doğup büyüdüğü topraklar çok önce ellerinden alınmış, orada kendini ait hissettiği çevre (başta ailesi olmak üzere) başka yerlere sürülmüştür. Bunun için Londra’daki çevreden, burada “hiçbir kimse tanımıyor beni” diye söz eder birkaç kere hatıralarında. Kaybettiği yurdunu, orada yaşadığı hayatı kendi kelimeleriyle yeniden inşaya girişir. Kimliğini kazandığı o yer, insanları, evleri, dağları, bağları, çiçekleri, kuşları, deniziyle tekrar tekrar dile gelir eserlerinde. Ayrıca belirtilmesi gerekir, çocukluk ve gençlik aşklarıyla da. Bir taraftan baktığımızda bir “aşk” insanıdır Cengiz Dağcı. Kadın ruhundan anlayan ve oraya nüfuz edebilen bir yapısı vardır. Anneme Mektuplar romanı (TYB roman ödülünü de almıştır 1988’de) bu anlamda da bir başyapıttır.



BEYAZ BADANALI CAMİLER
Kendini “dini inançların uzağında” biri olarak tanımlıyor bir yerde yazar. Bunda çocukluk ve ilk gençlik yıllarına rastlayan komünist rejimin baskıları en büyük sebeptir. (Ailesinde dinî duygu ve uygulamalara en fazla yakın olan kişi annesi ve bir amcasıdır. Doğum tarihini evdeki Kur’an-ı Kerim’in kapağına kaydeden annesi olur.) Ancak Cengiz Dağcı İslam’ın dışında bir isim de kabul edilemez. Dinsizlik baskılarının en yoğun olduğu yıllarda bile din onda cami ve minarede sembolünü bularak yaşar. Romanlarında beyaz badanalı Camiler ve minareler hiç eksik olmaz. Onlara olan gönül sıcaklığını da eserlerinde dile getirir: “Kızıltaş’ın insanları, ruhen oraya, o minareye bağlıydılar./Şimdi de ben, şimdi de ben.”
Yazarın, kimliği oluşturucu, aidiyet duygusuyla bağlı olduğu kültür ortamına bu şekilde değindikten sonra, onun bir romancı olarak dikkat edilmesi gereken bir özenine de işaret etmek istiyorum. Şöyle diyor: “Yazarlar, özellikle günümüzün genç yazarları, sık sık Freud’dan alıntılar getirirler. Ben romanlarımda -bazan bilerek, bazan farkında olmadan- psikolojik bir hava yaratmış olmama rağmen, Freud’dan yararlanmadım.” Daha da önemli olan satırlar şunlar: “Aslında Freud’vari bir psikanalistin Gurzuf ve Kızıltaş insanının ruh yapısında neler bulabileceğinden emin değilim.”
ÜRETKEN BİR İNSAN
Bu sözlerde insanların varlık alanlarına girerken bize evrensel olarak sunulan her düşünme biçiminin, yöntemin her toplum için aynı verimlilikte sonuçlar vermeyeceğini düşünen yazarlara açılmış bir kapı görüyorum ben.
Cengiz Dağcı, 22 Eylül 2011’de, 92 yaşında Londra’da öldü. Ekim başında, Türkiye Dışişleri’nin de gayretiyle 60 yıl hasret kaldığı Kızıltaş’ta toprağa verildi. Bu hesaba göre bu sene ölümünün 12. yılı oluyor. Her anlamıyla çalışkan bir insandı; yazarlığı başta olmak üzere hiçbir işinde kolaycı olmadı.







