Kaideyi bozan şair, ya yürür ya yürümeyi düşler

Merve Sena Kılıç
00:0018/03/2012, Pazar
G: 17/03/2012, Cumartesi
Yeni Şafak
Kaideyi bozan şair, ya yürür ya yürümeyi düşler
Kaideyi bozan şair, ya yürür ya yürümeyi düşler

Hem şiirleriyle hem şuurlarıyla kaideyi bozan on şairin biyografilerine yer veren yazar Ömer Aksay Kaideyi Bozan İstisnalar kitabında Türkiye'de İslami duyarlılığa sahip çıkanların genellikle şairler olduğuna dikkat çekiyor.

Ömer Aksay kitabı Kaideyi Bozan İstisnalar'da Necip Fazıl Kısakürek, İsmet Özel, Mehmet Akif, Sezai Karakoç gibi yazarların bulunduğu kişileri 'ya yürüyorlar, ya düşsel yürüyüş halindeler ya da yürümeyi düşlemekteler' cümlesiyle özetliyor. Yaşadığımız topraklarda İslami ve insani duyarlılığımızın, ruh ve bilinç gelişimimizin bir şekle kavuşmasında etkin rol alan on kişiyi birer eskiz, ortaya çıkan çok çeşitli tabloyu ise ana resim olarak tanımlıyor. Daha önce farklı yerlerde yapılan çalışmaların kitapta son halini aldığını dile getiren Ömer Aksay, irfani bir derinliğe sahip yalnızlıkları, entellektüellerin içine düştüğü sığ yalnızlıktan ayrılan on büyük Türk şairini bilinmeyen yönleriyle anlatıyor.

'MİLİTANIN DERVİŞLE DANSI GİBİ'

Necip Fazıl Kısakürek, Nuri Pakdil, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt, Cemil Meriç, Mehmed Akif Ersoy ve Yahya Kemal Beyatlı... Birbirinden farklı on şair ve yazar... Kimi yalnızlığı ilme dönüştürüyor, kiminin çektiği sıkıntının nedeni duyarlılığı. Onları yakından tanıyan ve onların şiirleriyle uzun yolculuklar yapan Aksay'a göre, kimi şiiri nefes alıp verir gibi yazıyor, kiminin şiiri militanın dervişle ritmik dansı gibi… Türk şiir ve düşünce hayatını yönlendiren bu on büyük müstesna şahsiyet, şiirleriyle, sahip oldukları duyarlılıkla ve şuurlarıyla istisna! "Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız" diyor Sezai Karakoç. Aksoy'a göre sırf bu cümle bile kaideyi bozmaya yetiyor aslında. Ayrıca Ömer Aksay, kaideyi bozan istisnaların bilinmeyen yönlerini ele aldığı kitabında 'Türkiye'de İslami duyarlılığa sahip çıkanlar neden Türk düşünce hayatında şiirle yer tutanlardır?' sorusunu okuyucuya yöneltiyor.

ŞAİRLERİ ANLAMA KLAVUZU

Kitapta İsmet Özel'in büyük beklentilerle kurduğu İstiklâl Marşı Derneği aracılığıyla söyledikleri, Cahit Zarifoğlu'nun şiiri dışında söyleme gereği duyduklarına dikkat çekiliyor. Gülümsemenin yakıştığı ender insanlardan olarak betimlenen Rasim Özdenören'in, sosyalizmden İslam'a geçen Cemil Meriç'in kesintisiz söylediklerine değiniliyor. Aksay "Cemil Meriç'in kimseyi beğenmeyişi, tabii yaralı bir bilince sahip oluşu, 'yaralı bilinç'le mağduriyetinin idrakinde oluşu çok önemlidir" diyor. "Her çocuk antik çağ filozoflarından bir kalıntı sanki" sözüyle akıllarda yer eden Erdem Bayazıt'ın siyâsete girip söyledikleri, Mehmed Akif'in şiiri de dâhil, ölene kadar dile getirdikleri ve Yahya Kemal'in bastıramadığı vicdanının itirafları yazarın gözünden yeniden harmanlanıyor.


Yalnızlığı ilme dönüştürüyor

"Nuri Pakdil'in yalnızlığı, irfani bir derinliğe sahip olmakla, Türkiye'nin maruz kaldığı modernleşme hareketleri sonucu yaşanan kültürel şizofreniyle birlikte entellektüellerin içine düştüğü yalnızlığın sığlığından ayrılır" diyen yazar bu ayrıma titizlikle dikkat etmeden söylenebilecek hiçbir şey anlam bulamayacağını anlatıyor. Nuri Pakdil, irfani boyuta sahip yalnızlığıyla seleflerinden ayrılan bir entellektüel. Pakdil'in seçtiği dilin onu dolaylı olarak yalnızlığa büründürmesi veya yalnızlığını arttırmasından Sadık Yalsızuçanlar şöyle bahseder: 'Nuri Pakdil'de, dil, kimi zaman düşünceyi örter, kimi zaman üzerindeki örtüyü kaldırır. Heidegger gibi Pakdil de, Türkçe'yi yani düşünceyi, teolojik olandan soyutlama gibi bir dava gütmüştür.' İslami kesimde amatörlüğe karşı çıkan isim olarak görebileceğimiz Nuri Pakdil'i ayrıca öztürkçeyi İslami kesimin kullanımına ilk kez açan isim olarak da anabiliriz.


O, içinde okyanus barındıran hazine

'Bir hayata çattık ki hayata kurmuş pusu' diyen şair, çağdaş Türk şirinde sosyal meselelere ve insanın kendi iç meselelerine eğilen, bu meselelerle hemhal olan ilk isim... Necip Fazıl Kısakürek insani değerler, insanın sosyal kimliği, ruhsal burkuntusu, yaşanan ve yaşanamayan hayata dair soru işaretleriyle dolu bir şiir serüvenine sürüklüyor. “Hayatın özü, sürekli bir değişimdir.” diyor ve hayatı bir arayış olarak tanımlıyor. Nazım Hikmet'le kıyas edilen Necip Fazıl'ın yazı hayatı Rusya'da SSCB'nin, İtalya'da Faşizmin, Türkiye'de ise Cumhuriyet'in kurulduğu aynı sene başlar. İlk şiir kitabı 1925'te yayınlanan şairin dili, zahirle batının içiçe geçmesi, birbirine dönüşmesiyle mistik bir plana kapı açıyor.


Karakoç, sırça kulesi olmayan tek yazar

1960'dan itibaren, Sezai Karakoç'un yazınsal iktidar tarafından yalnızlığa itilişine tanık olundu. Çok sonra, Türkiye'de değişen siyasal iktidar, O'nu 2006 yılında Kültür Bakanlığı Özel Ödülü ile ödüllendirdi. 2011'de ise Cumhurbaşkanlığı Edebiyat Büyük Ödülü'ne layık görüldü. Tamamen yalnız yaşamayı tercih eden ve kendisine has bir dünyası olan Karakoç sırça kulesi olmayan tek şair/yazar... Öyle ki 1993'te kitaba dönüşen Mona Roza'da bile kendini gizler, örter. Ama başkalarının varlığı şiirlerinin zenginliğidir. Türkiye'deki entellektüel ortama son derece aykırı durduğu gözleniyor. Şiiri, her kesimde kabul görmüş, herkesin okuduğu şiir, ama bir o kadar da mesafeli. Her kesimden uzak bir şuur, bir tavır onun Müslüman kimliğini özetliyor.