
Okuma, bireysel bir eylem olmanın ötesinde, insanları bir araya getiren güçlü bir kültürel pratik. Osmanlı döneminde kahvehanelerde toplu olarak yapılan okumalar, günümüzde farklı konseptlerdeki okuma gruplarıyla yeniden hayat buluyor. Geleneksel kıraat meclislerinden modern okuma topluluklarına uzanan bu süreçte, kitaplar bireysel olduğu kadar kolektif bir öğrenme aracına dönüşüyor.
Okuma, yalnızca bireysel bir eylem olmanın ötesinde, insanları bir araya getiren güçlü bir kültürel pratik olarak tarih boyunca varlığını sürdürmüştür. Geçmişte daha çok kamusal alanlarda ve sesli bir şekilde gerçekleştirilmişse de günümüzde kitap okuma grupları farklı konseptlerde yeniden şekillenmiş, belirli temalar etrafında toplanan okuma toplulukları ortaya çıkmıştır. Bugün farklı konseptlerle bir araya gelen okuma toplulukları, ortak kitaplar üzerine fikir alışverişinde bulunarak hem bireysel hem de kolektif bir öğrenme süreci inşa ediyor. Bu gruplar, gençlerden akademisyenlere, edebiyat tutkunlarından araştırmacılara kadar geniş bir kitleye hitap ediyor. Kitapların sadece okunup bir kenara bırakılmadığı, aksine derinlemesine tartışıldığı ve yorumlandığı bu gruplar, toplumsal belleğin oluşumunda da katkı sağlıyor. Bu ay Yeni Şafak Kitap olarak Osmanlı’daki toplu okuma kültüründen günümüz okuma gruplarına uzanan süreci, bu geleneğin nasıl evrildiğini ve günümüzde hangi formlarda yaşatıldığını ele alıyoruz.
KAHVELERDEN GENİŞ KİTLELERE
Bugün tahayyül etmesi zor olsa da geçmişte okuma fiili günümüzde olduğu gibi tek başına ve sessiz olarak değil; sıklıkla kamusal alanda sesli bir biçiminde gerçekleştirilirdi. Osmanlı Dönemi’nde daha çok “kıraat” kelimesiyle karşılık bulan kamusal okuma biçimi bugüne kıyasla çok daha yaygın olduğunu; talebelerin okulda, kadınların evlerde ve yetişkin erkeklerin ise her türden kamusal mekânda bir araya gelip kitap okuyabildiğinden bahseden Dr. Elif Sezer Aydınlı, “Bu durumun okuryazarlığın düşük olmasıyla da ilgisi yoktur, çoğu zaman bir zorunluluk değil bir kültürel seçimdir. Osmanlı’da okuma grupları en yüksek zümrelerden en sıradan insanlara kadar geniş bir sosyo-ekonomik skaladaki kişiler tarafından kurulabilir” açıklamasını yapıyor. Saray çalışanlarından hamallara, devlet memurlarından kayıkçılara, yeniçerilerden imamlara, müezzinlere kadar çok farklı meslek gruplarından kişilerin okuma gruplarının bir parçası olabildiğini anlatan Aydınlı, okuma grupları hemen her türden kahvehanede toplanabildiğini söylüyor ve “Bu okuma gruplarındaki kişiler aynı zamanda müşteri olduğu için kahvehane sahiplerinin kendileri de toplu okumayı teşvik ederdi. Bazen kitabı seslendirenin kahvesinden ücret almaz, bazen de kendisi seri halinde yazılmış bu kitapların her gece bir cildini okuyarak müşteriyi kahvehanesine bağlardı” diyor. Osmanlı’da okuma meclislerinde, belli bir dinleyici grubu karşısında bir ya da birkaç kişinin bir kitabı seslendirmesi şeklinde gerçekleşen bu eylem, günümüzde yerini aynı anda birbirinden çok farklı mekânlarda aynı kitabı okuyan geniş kitlelerin kitapları birlikte tahlil etmesi şeklinde farklı bir boyuta taşındı. Örneğin, 2012 yılında Sakarya Üniversitesi’nde 12 kişilik bir öğrenci grubu ile temeli atılan Anadolu Mektebi bugün 13 yıllık bir okuma faaliyeti. Yıllar içerisinde katılan iller ve okullar ile Anadolu’nun en geniş kapsamlı okuma grubu haline gelen Anadolu Mektebi’nin kurucusu Prof. Dr. Sami Güçlü, Anadolu Mektebi’nin gönüllü bir külliyat okuma programı olduğunu ifade ediyor ve bu mektebin özünü, “Yunus ve Mevlânâ gibi kadim şahsiyetlerin yanı sıra Cumhuriyet döneminde eser vermiş ve Türkiye’nin bir yol ayrımına geldiği sırada kendi kültürüne ve medeniyetine sahip çıkmış, bu konuda yazmış, düşünceler üretmiş, mücadele vermiş önemli yazar, şair ve fikir insanlarının eserlerini gençlerimizle erken yaşlarda buluşturuyoruz. Böylece ülkemizdeki gençler arasında ortak ve zengin bir kültürel iklimi canlandırmayı, ortak paydanın büyümesine katı sunmayı hedefliyoruz” sözleriyle açıklıyor.
YENİ BİR MEDENİYET İNŞASI İÇİN BİRLİKTE OKUMAK
Birlikte okumak, bir kültürü tanımak kadar yeni bir kültür ve medeniyeti inşa etmek için de oldukça elzem. Yazar Yusuf Kaplan’ın geliştirdiği “100 Kitap Listesi” ve kurduğu “Medeniyet Tasavvuru Okuru” bu anlamda coğrafyamızdaki büyük bir boşluğu dolduruyor. “Bir köşe yazarı, bir fikir adamı insanlara ‘Şunları, şunları oku’ demez diye düşünüyordum. Biraz daha karıştırınca bunun tüm dünyada böyle olduğunu gördüm” diyen Yazar Yusuf Kaplan’ın iki sene içerisinde beş köşe yazısıyla yayınlanan ve 2019 yılında tamamlanan “100 Kitap Listesi” bugün okuma grupları tarafından referans alınarak takip edilen en önemli listelerin başında geliyor. Bu liste yalnızca bir okuma listesi olmanın çok ötesinde, Kaplan’ın 2019 yılında Sabahattin Zaim Üniversitesi bünyesinde Medeniyet Araştırmaları Merkezi bünyesinde kurduğu “Medeniyet Tasavvuru Okulu”nun da müfredatını oluşturuyor. Kısa adıyla MTO’nun hem kişiliği hem karakteri, ahlakı iyi yetişmiş, yetenekli ve güçlü insanlar yetiştirmek için yola çıktığını anlatan Kaplan, “250 kişilik enderun vari bir çalışma yapmak istedik. Bugün MTO, 81 vilayette, 60 küsür ülkede 59 bin talebe ile eğitim veriyor. Burada medeniyetler tarihi var, İslam düşüncesi, Doğu düşüncesi, sosyal teori, fıkıh-fıkıh usulü var, kelam var, sinema ve müzik dersleri, dil dersleri var. Burada benim yapmak istediğim; ilim, irfan ve hikmet yolculuğu yapacak bir öncü kuşak yetiştirmek” ifadelerini kullanıyor. Benzeri olmayan bu öncü kuşak yetiştirme modelini “çağdaş enderun” ve “dijital nizamiye” olarak özetleyen Kaplan, diploması ve mezuniyeti olmayan bu okula giriş için kitap listesindeki birinci aşamadaki ilk yirmi kitabın okunması gerektiğini söylüyor. Son olarak içinde bulunduğumuz Ramazan ayı, aynı zamanda kutsal kitabımızın nazil olmaya başladığı ay olarak “Kur’an-ı Kerim ayı” olarak da öne çıkıyor. Bugün çağdaş okuma gruplarına ek olarak yalnızca bu aya özel Kur’an-ı Kerim hatmi için evlerde, camilerde özel okuma grupları, mukabele halkaları kuruluyor. İslam büyüklerinin Ramazan-ı Şerif’e girmesiyle farklı meşguliyetlerini bir kenara bırakarak Kur’an-ı Kerim ile meşguliyetlerini artırdıklarını hatırlatan Aziz Mahmud Hüdayi Camii İmam Hatibi Hasan Baydemir, bu çerçevede mukabelenin köklü bir geleneğin parçası olduğunun altını çiziyor. Günümüzde bazı camilerde mukabele öncesinde veya sonrasında o gün okunan cüzün kısa bir meali şeklinde sohbetlerin icra edildiğinden bahseden Baydemir, “İnsanımız Kur’an-ı Kerim’i baştan sona sadece Ramazan ayında bu şekliyle okuma fırsatı ve bir hocadan direkt olarak dinleme fırsatı buluyor. Bu mukabelelerde yapılan izahatları göz önünde bulundurarak sene boyunca yaptığı okumalara da fayda sağlıyor” diyor.
Dr. Elif Sezer Aydınlı: Osmanlı’da kitap genellikle tek başına okunmaz

Artık tek başına bir alan olmaya doğru giden Osmanlı kitap kültürü ve tarihi çalışmalarında şimdiye kadar çoğunlukla münferit -bilhassa minyatürlü değerli saray kitapları- kitaplar şekilsel özellikleri bakımından incelenmiş ya da özellikle ilmi ya da edebi çevrelerde dolaşan kitapların içerikleri üzerinde durulmuştur. Ancak kitapların içerik ve şekilsel özellikleri dışında bir de nasıl tüketildiği yani okunduğu/okutulduğu meselesi vardır ki bu mesele kendine alanda fazla yer bulamamıştır. Halbuki okuyucu-odaklı çeşitli edebiyat teorilerinin de savunduğu üzere bir kitabın obje olarak değeri/özellikleri ve verdiği mesajla yani içerikle birlikte okurların kitabı kullanma ve alımlama biçimleri de sacın üçüncü ayağı olarak ele alınmalıdır. Osmanlı kitap kültürü çalışmalarında üçüncü sacayağının fazla incelenmemiş olmasının haklı sebepleri vardır. En başta, bir şahıs ya da bir grup tarafından kitapların nasıl okunduğunu arşiv belgelerinden anlamak çok mümkün olmuyor. Mesela Osmanlı kitap kültürü çalışmalarında sıklıkla kullanılan ve birçok meseleyi aydınlatmakla birlikte yeni sorulara da imkân vermiş olan terekeler (ölen kişilerin miras kayıtları), kişilerin okuduğu kitaplardan ziyade belki de hiç okumadığı ama sahip olduğu kitapları göstermektedir. Bu nedenle son yıllarda özellikle yazma eser çalışmalarında kitapların üzerindeki okuma notları itibar görmeye başlamıştır. Örneğin Berat Açıl’ın editörlüğünde hazırlanan kitapta, bir Osmanlı alimi ve kadısı olan Cârullah Efendi’nin kitaplarındaki okuma notları incelenmiştir. Ancak modern-öncesi dönemde diğer birçok kültürde olduğu gibi Osmanlı’da da kitaplar her zaman tek başına okunmazdı. Okuma meclislerinde belli bir dinleyici grubu karşısında bir ya da birkaç kişinin bir kitabı seslendirmesi şeklinde bir okuma biçimi de vardı. Bu durumun okuryazarlığın düşük olmasıyla da ilgisi yoktur, çoğu zaman bir zorunluluk değil bir kültürel seçimdir. Osmanlı’da okuma grupları en yüksek zümrelerden en sıradan insanlara kadar geniş bir sosyo-ekonomik skaladaki kişiler tarafından kurulabilir. Örneğin sarayda Sultan huzurunda bir kitap seslendirilebilir ya da divan şiirinden parçaların okunduğu bir şairler meclisi kurulabilir. Öte yandan, okuma grupları en çok eğitimin talebe-hoca ilişkisine dayandığı medreselerde görülürdü. Mevlid ya da Muhammediye gibi popüler dini metinlerin bazen ezberden bazen metinden okunduğu, geniş halk kitlelerine hitap eden ve bu kez kadınları da ihtiva eden okuma grupları da çok yaygındı. Bir de kadınların ve gayrımüslimlerin çok dahil olmadığı, Arap-Fars kahramanlık hikâyelerinin okunduğu okuma grupları da vardı.
BİR ARADA KİTAP OKUNURDU
Aslında Osmanlı’da bireysel ve sessiz okuma da yaygın bir okuma biçimiydi. Özellikle 17.yy’dan itibaren mütalaa yani yakın okuma şeklinde bir okuma biçimin özellikle ilmi ve entelektüel çevrelerde yaygınlaştığı görülür. Öte yandan, sesli veya toplu okuma da sadece Osmanlı’ya özgü değildir. Bugün bile çocuklara okunan kitaplar, ya da kitap okuma kulüplerindeki okuma biçimleri sesli veya toplu okumaya örnektir. Ancak dediğiniz gibi, bugüne oranla Osmanlı Dönemi’nde daha çok kıraat kelimesiyle karşılık bulan kamusal okuma biçimi bugüne kıyasla çok daha yaygındı. Talebeler okulda, kadınlar evlerde ve yetişkin erkekler her türden kamusal mekânda bir araya gelip kitap okuyabilirdi. Ben doktora tezimde 18. ve 19.yy. İstanbul’unda toplu olarak okunan Hamzanâme, Ebumüslimnâme gibi kahramanlık hikâyeleri üzerindeki notları araştırmıştım. Bu notların büyük bir kısmı bizzat kitabı seslendirenler tarafından yazılan toplu okuma hakkında -kim, nerede, ne zaman okudu- bilgi veren notlardır. Bu notlardan hareketle okuma gruplarının şehrin hemen her semtinde, mahallesinde, birçok farklı mekân türünde bir araya geldiğini söyleyebilirim. Bu mekânların başında tabii ki kahvehaneler geliyor. Bu okuma gruplarındaki kişiler aynı zamanda müşteri olduğu için kahvehane sahiplerinin kendileri de toplu okumayı teşvik ederdi. Bazen kitabı seslendirenin kahvesinden ücret almaz, bazen oğlunu ya da damadını hikâye okuma işiyle görevlendirirdi, bazen de kendisi seri halinde yazılmış bu kitapların her gece bir cildini okuyarak müşteriyi kahvehanesine bağlardı. Kahvehaneler dışında evler, konaklar, dükkânlar, okullar, hanlar, bekar odaları, devlet daireleri, hapishaneler, hatta açık hava meydanları, sokaklar, bir araya gelinebilecek herhangi bir özel ya da kamusal mekân okuma gruplarına ev sahipliği yapabilirdi. Ayrıca okuma gruplarının Saray-ı Hümayun, Galatasaray, Yıldız Sarayı gibi saraylarda da hikayeleri okumak/dinlemek üzere bir araya geldiğini ekleyeyim.
OKUMA GRUPLARI KAHVELERDE TOPLANABİLİRDİ
Cengiz Kırlı’nın çalışmalarından bildiğim kadarıyla, bu dönemde kahvehanelerin sayısı -sekiz dükkândan biri kahvehane olacak kadar- çok artmış ve tüm şehre yayılmıştı. Liman kahvehaneleri, sıra kahvehaneler (mesela Üsküdar), yeniçeri kahvehaneleri, müzisyen kahvehaneleri, namı herkesçe bilinen büyük kahvehaneler, iki üç iskemleden oluşan küçük kahvehaneler gibi birçok türü vardı. Okuma grupları hemen her türden kahvehanede toplanabilirdi. Hem kahvehaneler hem diğer toplu okuma ortamlarından hareketle İstanbul’da kamusal mekânın dönüşümüyle ilgili önemli gözlemler de yapılabilmektedir. Mesela 19.yy’ın ikinci yarısından sonra kurulan Mekteb-i Mülkiye ya da Tıbbiye gibi batılı tarzda eğitim veren okullarda da ya da yeni kurulmuş devlet kurumlarında da okuma gruplarının toplandığını görebiliyoruz. Bu mekânların hitap ettiği ve aynı zamanda okuma gruplarının potansiyel katılımcıları olan kesimlere baktığımızda çok çeşitli bir tablo ile karşılaşıyoruz. Saray çalışanlarından hamallara, devlet memurlarından kayıkçılara, yeniçerilerden imamlara, müezzinlere kadar çok farklı meslek gruplarından kişiler okuma gruplarının bir parçası olabiliyordu. Bu bakımdan -en azından popüler hikâye kitaplarının okunduğu meclisler özelinde konuşursak- fazlasıyla ‘demokratik’ bir ortamla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Yalnız hikâye okuma meclislerinde kadınlara ve gayrımüslimlere rastlamıyoruz. Belki de hikâyelerin içeriğinden ve erkek Müslüman ağırlıklı ortamlar olmasından dolayı bu anlaşılır bir durumdur. Ancak kadınların özellikle evlerde toplanıp Mevlid, Muhammediye gibi eserleri okuduğunu da biliyoruz. Erkeklerin genellikle camide, kadınların evlerde bir araya gelip Kur’an-ı Kerim okuması/dinlemesi da toplu okuma olarak değerlendirilebilir. Bir de yüksek ilmî ve enetelektüel çevrelerin bu popüler metinler etrafında kurulan okuma gruplara dahil olmadıklarını hatta bu grupları kınadıklarını ya da küçümsediklerini görüyoruz. Çeşitli nasihatnamelerde ya da fetvalarda -mesela Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin- hikâye okuma meclislerine katılmak hoş karşılanmamıştır. 18.yy’da Süleyman Faik Efendi meşhur mecmuasında bu hikâyelerin özellikle yeniçerileri savaşa motive etmek için yazıldığını ve bu hikâyelere müptela olanların vaktini boşa harcadıklarını söylemektedir.
MECLİSLERDE TOPLU OKUNAN ESERLER ÇOK ÇEŞİTLİ
Aslında bu eserleri okundukları meclislerin fonksiyonuna göre dini törenlerde, ilim ve edebiyat meclislerinde ve eğlence meclislerinde okunan kitaplar olarak birkaç kategori halinde düşünmek mümkün. Zemin Dergisi’nde yayınlanan, “Osmanlı İstanbul’unda Seslendirilen Kitaplar’’ makalemizde İrvin Cemil Schick ile yaptığımız kategori de bu şekilde. Dini amaçlarla toplanan okuma gruplarında daha önce de dediğim gibi başta Kuran-ı Kerim, daha sonra Mevlid, Muhammedîye gibi Peygamberimizin hayatını anlatan eserler gelir. Bunun dışında bir salavat mecmuası olan Delâil-i Hayrât, 16.yy’dan itibaren Birgivî Risalesi, çeşitli Duanâmeler de toplu okuma meclislerinde okunan dinî eserler arasında sayılabilir. İlim ve edebiyat meclislerinde toplu okunan eserler ise çok çeşitlilik göstermekle birlikte edebiyatta aruzlu şiirin ve divanların, ilmî sahada ise medreselerde okutulması bakımından Kudûri’nin Muhtasar’ı, Halebî’nin Mültekâ’sı gibi fıkıh eserleri ya da Arap sarf ve nahivine dair çeşitli eserlerin okunduğunu söyleyebiliriz. Onun dışında kahvehane ve şehrin her türlü kamusal mekânında okunan divanlar, tarih kitapları, mesneviler, aşk ve kahramanlık hikâyelerinin de bir üçüncü kategori oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bu eserlerin kim tarafından, hangi zamanlarda, ne şekillerde seslendirildiğine dair elimizdeki kaynaklar sınırlıdır. Ben yine kendi çalışma konum olan popüler hikâye kitapları üzerinden bir şeyler söyleyebilirim. Bahsettiğim toplu okumaya dair notlarda kitapları seslendiren kişilerin memleket, ünvan, meslek gibi özellikleri de verilmiştir. Bu bakımdan İstanbul’un yerlisi ya da Anadolu, Balkan göçmenleri, bey-efendi-hacı-hafız gibi unvanlara sahip, din adamından esnafa, askerden memuruna her meslekten Müslüman erkeğe okuyucu/seslendirici olarak rastladım. Okuma gruplarının genellikle uzun kış aylarında, akşam ile yatsı namazları arasında okunduğunu gördüm. Evliya Çelebi ya da Antoine Galland gibi 17.yy. seyyahlarının bu meclislerle ilgili söyledikleri bilgilerle kıraat notları bu noktada örtüşmektedir. Okuma süresi ise fazlasıyla değişkendir. Aynı kitabın farklı okuma gruplarında farklı sürelerde okunduğuna da şahit oluruz. Bu durum okuyucunun okuma hızından ya da araya kattığı doğaçlama anlatılardan ya da dinleyici kitlesinin ilgisini çekmeyecek kısımları çıkarmasından kaynaklanıyor olabilir.
Prof. Dr. Sami Güçlü: Anadolu Mektebi gönüllü bir külliyat okuma programı

2012 yılında Sakarya Üniversitesi’nde 12 kişilik bir öğrenci grubu ile temeli atılan Anadolu Mektebi bugün 13 yıllık bir okuma faaliyeti. Yıllar içerisinde katılan iller ve okullar ile Anadolu’nun en geniş kapsamlı okuma grubu haline gelen Anadolu Mektebi’nin nasıl ortaya çıktığından bahsedebilir misiniz?
Anadolu Mektebi gönüllü bir külliyat okuma programıdır. Programın özünü, Yunus ve Mevlânâ gibi kadim şahsiyetlerin yanı sıra Cumhuriyet döneminde eser vermiş ve Türkiye’nin bir yol ayrımına geldiği sırada kendi kültürüne ve medeniyetine sahip çıkmış, bu konuda yazmış, düşünceler üretmiş, mücadele vermiş önemli yazar, şair ve fikir insanlarının eserlerini gençlerimizle erken yaşlarda buluşturmak şeklinde tarif edebiliriz. Böylece ülkemizdeki gençler arasında ortak ve zengin bir kültürel iklimi canlandırmayı, ortak paydanın büyümesine katı sunmayı hedefliyoruz. Yaklaşık bin yıldır bu coğrafyada yaşayan insanlar ortak bir kültür ve medeniyet inşa etmiş, bu medeniyet ise coğrafyamızın birçok alanında olumlu şekilde etkisini göstermiştir. Ayrılmaların, kopuşların, birlik ruhunu yitirmenin acı sonuçlarını ise ne yazık ki uzunca bir dönemdir yakından müşahede etmekteyiz. Dolayısıyla bu tabloda kendine sorumluluk düştüğünü hisseden Anadolu Mektebi, ülkenin gençleri en başta kendisini tanımasını, tarihini, dilini, sanatını, edebiyatını, destanlarını, türkülerini, kendisini köklerine bağlayacak olan eserleri okumasına öncelik ve önem vermek düşüncesiyle kültürel alanda harekete geçmiştir. Bu yolda belki de en fazla ihtiyaç duyduğumuz “örnek alınacak bir insan” unsurunun yetişmesine vesile olmayı, katkı vermeyi ümit ediyoruz. Anadolu Mektebi yolculuğunun başlangıcı ise uzun bir hikâye. Evvelâ benim dünyaya geldiğim yer İç Anadolu bozkırlarıdır. Rehbersiz geçen bir temel öğretim dönemi, ortaöğretimde bu şanssızlığın devam etmiş olması derken, netice olarak kitapla buluşmamız ne yazık ki üniversite döneminde olabildi. Üniversite birinci sınıfta üç büyük yazar ve düşünce insanıyla tanışmam, dergilerine abone olmam, kitaplarını okumaya başlamam hayatımın en önemli dönüm noktası olduğunu söyleyebilirim. Buna ilaveten üniversite döneminde oluşan arkadaş çevremin daha sonraki dönemde genişleyen bir dostluğa dönüşmesi, kültürel yönde kendimizi geliştirmemizi sağlarken aynı zamanda memleket sorunlarına da ilgimiz arttı. Şartlarımızın, tecrübelerimizin ve bilgi birikimlerimizin elverdiği ölçüde kültürel çalışmalarımızı devam ettirdik. Üç önemli yazarımızın yanında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ndeki hocam Sabahattin Zaim’in etkisinin çok önemli ve büyük olduğunu söylemem gerekir. Bu insanın tavsiyeleri, yol göstermeleri ve rehberliği hayatımda çok etkili oldu. Üzerimde bu insanların hakları çoktur. Üniversite ve sonrasındaki akademik çalışmalar derken Konya’dan önce eğitim için İstanbul’a ve oradan çalışma hayatı için Ankara’ya gelmiş olduk. Bu dönem aynı zamanda Türkiye’nin çok büyük bir sorunla karşı karşıya kaldığı 28 Şubat sürecinde denk gelmektedir. Bu dönemde Ankara’da Yurtdışı Türkler ile ilgili bir birimin yöneticisi olarak çalışıyordum. Bu vesile ile şahit olduğum olaylar beni Türkiye’nin geleceği ile ilgili konularda çok ciddi bir karamsarlığa yöneltti. Ve hoca olarak üniversiteye döndüğümde ilk okuma çalışmalarına başladım.
SAMİMİ BİR ÖĞRENME YOLCULUĞUNUN PARÇASIYIZ
Bir bakıma Anadolu Mektebi’nin de tohumlarının atıldığı, denemelerinin yapıldığı bu dönem 1997 yılına denk gelmektedir ki üç sene süren bir çalışmadan söz ediyoruz. Aynı zamanda torunlarımla gerçekleştirdiğim “dedem kampları”nda yine bu mektebin ilke ve prensipleri ortaya çıktı. Yaz döneminde gerçekleştirdiğimiz ve 8 defa yaptığımız “dedem kampları”nda bir ilkeyi tema alıp işledik, tartıştık, uygulamaya çalıştık, yansımalarını gördük. Mesela o grupla, yani torunlarımla, Mevlana Mesnevi’sinden seçmeler okuduk. Böylece Mevlana’nın eserlerini erken yaşlarda okumanın mümkün olacağına bizzat şahit oldum. Tüm bunlardan hareketle uzun vadeli bir çalışma yapılması lazım geldiğini ve bu çalışmanın siyasî ve ideolojik bir çalışma değil, kültürel bir çalışma olması gerektiği düşüncesine vardım. Bu yüzden buna yönelik çalışmalarım, meclisteki görevim bittikten sonra 2012 yılının Mart ayında yazar okuma programını, Sakarya’da başlattık. Okuma programının çerçevesi bana ait. Okunacak yazarların seçilmesi, kitapların belirlenmesi, uygulanması üzerinde çok sayıda akademisyen arkadaşlarımın katkısı oldu. “Anadolu’nun en geniş kapsamlı okuma grubu” ifadesi bizim için kıymetli bir teveccüh, ancak bilindiği üzere birçok okuma grubu var ve bizim elimizde bu ifadeyi destekleyecek net bir bilgi yok. Biz kendimizi büyük iddialar yerine samimi bir öğrenme yolculuğunun parçası olarak görüyoruz. Anadolu Mektebi, okuma ve düşünme kültürünü yaygınlaştırmaya çalışan, bu süreçte kendi birikimini de sürekli geliştiren bir topluluktur. Asıl önemli olan nicelikten çok niteliktir.
ANADOLU’NUN gücünü GÖSTEREN YAZARLARI OKUYORUZ
Bu toplumun, bilhassa Anadolu’da geçirdiği yaklaşık bin yıllık bir geçmişi var. Bu süre içerisinde kurmuş olduğu devlet, geliştirdiği kültür, meydana getirdiği bir medeniyet var. Anadolu işte bu büyük oluşumu, bu coğrafyada yaşayan insanların hepsini kuşatan ve Orta Asya’dan taşıdığı tarihi ve kültürü de birleştiren, İslam’a girdikten sonra da o inancın heyecanını hayatına geçiren bir toplum, bir medeniyet oluşturuyor. Bizim yazarlarımız bir bakıma bunun önemini, büyüklüğünü gösteren yazarlardır. Geleceğimizde de etkili olabileceğine inandığımız yazarlara öncelik ve önem veriyoruz. Anadolu Mektebi’nin lise ve üniversite seviyesindeki okumalarında on altı yazarı var. Tabii sadece bu yazarlar okunmalıdır diye bir düşüncemiz yok. Örneğin ortaokul okumalarında bu sayı çok daha geniş. Orada külliyat değil kitap esaslı ilerlendiği için onlarca yazardan toplam iki yüz eserlik bir seçki mevcut. Ancak gençlerin başlangıç olarak kendisini, geçmişini tanımak için bazı yazarları öncelikle okumasının doğru ve önemli bir tercih olduğunu düşünüyorum. Ve bu gönüllü bir faaliyet. Dolayısıyla bu düşünceye katılanların isterse dâhil olabileceği, istemezse hiçbir zorunluluğun söz konusu olmadığı bir anlayışla hareket ediliyor. Listemizde sabit olan yazarlar üzerinden yürüttüğümüz bilinen okuma programı devam ederken birçok yeni, yan okumalar da ortaya çıktı. UNESCO’nun gündeme aldığı temel kültürel alanlarımızla ilgili Bilge Tonyukuk ve Orhun Abideleri, Yunus, Mevlana gibi başlıklarda yahut Doğu Türkistan, Filistin, Aliya İzzetbegoviç ve Balkanlar gibi hassasiyet alanlarımızla ilgili okumalarımız oldu. Yakın zamanda ise Âşık Veysel, Dede Korkut, Divân-ı Lügati’t-Türk, okumalarını gerçekleştirdik. Şu an gündemimizde ise tamamlamak üzere olduğumuz “Mavera” okumaları; halen devam eden “Vefatının 50. Yılında Nurettin Topçu” okumaları, hazırlık safhasındaki “Kutadgu Bilig”, “100. Doğum Yılında Aliya İzzetbegoviç” ve “2025 Aile Yılı” okumaları var. Tematik okumalarla birlikte yazar okuma konusunun biraz dışına çıktık ancak Türkiye’nin ve bir bakıma Türk dünyasının, temel kültürel değerlerini ve sorunlarını öğrencilerimizle tanıştırmak istedik. Tabii bunların yanı sıra 2017 yılında başlayan ancak özellikle son dönemde biraz daha hareketlenen yurt dışı okumalarımız söz konusu.
YABANCILARA YÖNELİK FAALİYETLER DEVAM EDİYOR
Yurt içinde belli bir mayalanma ve uygulama döneminden sonra yurt dışında Türkçe konuşan kesimlere yönelik çalışma yürütülebileceği çeşitli istişareler sonucunda bir kanaate dönüştü. Bu alandaki ilgili kurumlarımızla temasa geçtik. Yurtdışı Türkler Başkanlığı, Yunus Emre Enstitüsü, Maarif Vakfı, bunun dışında Milli Eğitim Bakanlığımız bünyesindeki Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü ile irtibat kurularak 2017 yılında Gürcistan’ın Batum şehrinde bir Türk okulunda düzenlenen “İstiklal ve İstikbal Şairi Mehmet Akif” konulu panel ile yurt dışındaki ilk etkinliğimizi gerçekleştirmiş olduk. Devamındaki Aytmatov okumaları sonrasında 2019 yılında Kırgızistan’da Cengiz Aytmatov’la ilgili ilgi gören paneller gerçekleştirme imkânı bulduk. Bu programda gençlerimiz mekân, yer, kurum ve merkezler olmak üzere Kırgızistan’da tarihi ve kültürel yerleri görmüş oldular. Aynı yıl Anadolu Mektebinin Balkanlar ve Almanya’daki gençlerimize yönelik olarak hazırladığı “Aynı Yazarla Gönül Coğrafyamızda” okuma programına Almanya, Bulgaristan, Kuzey Makedonya ve Yunanistan’dan öğrenciler katıldı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Kosova, Kuzey Makedonya, Bulgaristan, Kuveyt, Almanya, Fransa, Tunus ve Sudan’ın programa katılması konusunda bir gelişme yaşadık. Yurt içinde çok sayıda ilde verimli ve paydaşlarını memnun eden bir noktada, güven duyulan, takip edilen sessiz, sakin, verimli bir çalışma olarak anılmanın verdiği memnuniyet ve güvenle yurt dışında da anadili Türkçe olan veya gayret göstererek dilimizi öğrenen, Türkçeye ilgi duyan ülkelerdeki insanlara yönelik faaliyetlere devam ediyoruz.
OKUYAN VE TARTIŞAN GENÇLER
Anadolu Mektebi’nin temel hedeflerinden biri de gençlerimizi sadece okuyan bireyler olmak yerine düşünen, konuşan, tartışan, eleştiren bir yapıya kavuşturmaktı. Çünkü okuma sürecinde pasif bir alıcı olmak yerine, bireyin okuduğu üzerine düşünmesi ve bunları yazılı ve sözlü şekilde ifade etmesi gerektiğinin çok ayrıştırıcı, geliştirici olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle klasik anlamda bir okuma grubundan farklı olarak öğrencilerimizin okudukları eserler üzerine yorum yapmalarını, analiz etmelerini ve kendi bakış açılarını geliştirmelerini gaye ediniyoruz. Bunun en etkili yollarından biri de sistemli, kademeli bir okuma-yazma-sunma süreci olarak ortaya çıkıyor. Okunan her eserden sonra değerlendirme yazıları, biraz ilerledikten sonra konu başlığı seçimi ve bu konuda bir panel bildirisi hazırlanması, devamında ise paneller vb. programlar ile bu çalışmaların sunulması şeklinde ilerleniyor. Bu etkinlikler sayesinde öğrencilerimiz hem kendilerini ifade etmeyi öğreniyor hem de başkalarının fikirlerini dinleyerek eleştirel düşünme becerisi kazanıyor. Düzenlediğimiz programlarda öğrenci panellerin yanı sıra geziler, yaz kampları, dinletiler, yazar/akademisyen-öğrenci buluşmaları, film-tiyatro-belgesel gösterimleri, konser gibi birçok etkinlikle öğrencilerin kültürel ve sosyal gelişimine de katkı sağlamaya çalışıyoruz. Sonuç olarak okumanın sadece bireysel bir süreç olmadığını toplumsal ve kültürel bir değer taşıdığını tecrübe etmiş oluyorlar.
öğrenci birikimini yansıtıyor
Anadolu Mektebi olarak yaptığımız tüm faaliyetlerin kalıcı bir değere dönüşmesi ve daha geniş kitlelere ulaşabilmesi için yayınlar hazırlıyoruz. Bu yayınları, hem öğrencilerimizin birikimlerini yansıtan hem de Anadolu Mektebi’nin temel felsefesini ve çalışmalarını ortaya koyan, aynı zamanda tarihe not kabilinden, Anadolu Mektebi için önemli kaynaklar olarak görüyoruz. Bu kapsamda öğrencilerimizin okuma programları kapsamında yaptıkları değerlendirmeler, panel konuşmaları yayın kurulundan geçerek kitap haline getiriliyor. Böylece gençlerimizin fikirlerini ve yorumlarını basılı bir kaynağa dönüştürerek onların kültür-edebiyat alanına bir nevi adım atmalarına, akademik gelişimlerine ve çalışmalarının daha fazla kişiye ulaşmasına katkı sağlıyoruz. Panel metinleri kitaplaştığında, öğrencilerin belli ölçüde sistemli hatta akademik düzeyde bir ürün ortaya çıkardığını, ayrıca bu alandaki gayretlerinin de arttığını görüyoruz. Gençlerin yazma yeteneklerini geliştirmelerini ve çalışmalarını farklı mecralarda paylaşabilmelerini sağlamak amacıyla 2019 yılında dijital ortamda yayımlanmaya başlayan Anadolu Mektebi e-dergisi de üç aylık bir periyotla web sitemizde okuyucuyla buluşmaya devam ediyor. Bu dergi aracılığıyla Anadolu Mektebi okuması yürüten gençlerle onlara rehberlik eden öğretmenler ve bu okumalara destek veren yazar/ akademisyenler aynı mecrada bir araya gelmiş, aynı konu üzerinde kalem oynatmış oluyor ki bu işbirliğini bilhassa önemli görüyoruz.
AİT OLDUKLARI TOPLUMI TANIMA İMKÂNI
Anadolu Mektebi programında okunan yazarlar, toplumun geçmişine temas ederken aslında buna bağlı olarak geleceğin de inşasında ufuk açıcı eserler vermiştir. Tarihin, edebiyat ve kültürün, fikriyatın ve bunlara dair mücadelenin önemini ortaya koymaya çalışmış isimlerdir. Dolayısıyla öğrencilerimizin evvela bu noktadaki gayretleri, okumaları, çalışmaları onlara çok sağlam bir ruh, karakter, anlayış, aidiyet, mensubiyet ve bir kimlik kazandıracaktır. Kendilerini, dahası ait oldukları toplumu tanıma imkânı bulacaklardır. Tarihimizde yer alan önemli şahsiyetleri, sahneleri ve bunun nasıl sağlandığını, daha sonra kayıpları, bu kayıpların sebeplerini, hangi zaafların öne çıktığını ve bugün gerek Türk dünyası gerekse İslam dünyasının sorunlarının ve bu konuda temel eksikliklerin neler olduğunu hissetmeye başlayacaklar. Sadece Anadolu’da, Anadolu’nun bir köşesinde yaşayan bir insan olmadığını, geniş bir coğrafyada farklı ülkelerin sınırları içerisinde yaşayan insanlarının kaderlerinin ortak olduğunu ve ümitlerinin Türkiye’de olduğunu görecekler ve anlayacaklardır. Dolayısıyla hem sorunlarımızı kavrayacaklar, bunu kendi meseleleri gibi dikkate almaya başlayacaklar hem de kendilerini ileride bu konularda çalışacak, sorunlara cevaplar üretecek bir konuma doğru sevk edeceklerdir. Dolayısıyla Anadolu Mektebinin yapmaya çalıştığı gibi benzer kültürel faaliyetlerin, okuma gruplarının da şüphesiz ülkemizde eksikliği duyulan, bir ihtiyaca cevap verecek, gelişmeye yol açacak önemli gayretler olarak değerlendiriyorum. Yeter ki bahsettiğimiz gibi önce kendini ve öz kültürünü, tarihini tanıyıp sevmek için; yeter ki ahlaklı ve doğru insan olmak veya bu insanları yetiştirmek için halis niyetle yola çıkılsın. Yeter ki bu yola zahmete, külfete ve sabırla hareket etmeye hazır çıkılsın. Bu vesileyle ülkemiz ve geniş coğrafyamızın, dünyamızın iyiliği ve güzelliği için eğitim ve kültür alanı başta olmak üzere her alanda emek harcayan kıymetli öğrencilerimize, gençlerimize ve onları yetiştiren hocalarımıza şükranlarımı iletiyor, sağlık, esenlik ve muvaffakiyet diliyorum.
Yusuf Kaplan: Okuma listesinden “Dijital Nizamiye”ye

Ben aslında birilerine okuması için liste verecek, o kitapların mutlaka okunması gerektiğini söyleyecek bir adam değilim. Bu sürekli karşı çıktığım bir durumdu. “İnsanlar arar, bulur. Onların tercihlerine müdahale etmemek gerekir” diye düşünürdüm. Ama bu çok safça bir düşünceymiş. Hem dünyayı hem Türkiye’yi gezdiğimde giderek görsel kültürün yazılı kültürü yok ettiğini gördüm. İnsanlar okumayı terk ettiler ve unuttular. Görsel kültür, yazılı kültürü yuttu. Böyle bir vakıa var. Hakikaten insanların okumadığını, eğitim sistemlerinin de görselleştiğini gördüm. Aynı zamanda bazı insanların hâlâ okumak istediğini ama nasıl ve hangi kitapları okuyacaklarını bilemediklerini gördüm. O zaman yol feneri, bir harita gibi bir listeye ihtiyaç olduğunu anladım. Üniversite yıllarında böyle listeler hazırlayıp, dergiler çıkarmıştık İzmir’de. Tabii bunlar gönüllü arkadaşlar içindi. Ama bir köşe yazarı, bir fikir adamı insanlara “Şunları, şunları oku” demez diye düşünüyordum. Biraz daha karıştırınca bunun tüm dünyada böyle olduğunu gördüm. Mesela Peyami Safa, böyle bir liste hazırlamış. Ben de yaklaşık iki, iki buçuk senede beş aşamadan oluşan bu listeyi hazırladım. Birinci aşama bu listeyi yayınladım. Hem yayınladım hem de okutmaya başladım.
YAPTIĞIMIZ PROJE BEŞİ BİR ARADA
Medeniyet Tasavvuru Okulu’nu 1999’da kurdum. Bilgi Üniversitesi’nde hoca iken oradaki arkadaşlarla başladık. Sonra oradan yetişen arkadaşlarla 2019’da üçüncü defa yeniden Sabahattin Zaim Üniversitesi bünyesinde Medeniyet Araştırmaları Merkezi’nde yeniden MTO’yu başlattık. 250 kişilik enderun vari bir çalışma yapmak istedim. Hem kişiliği hem karakteri, ahlakı iyi yetişmiş, yetenekli ve güçlü insanlar yetiştirmek istedik. Dört bin kişi müracaat etti. Bu dört bin kişi ile teker teker mülakatlar yaptım. 250 kişiyi seçtik. Balkan ülkelerinden gelmeyen yoktu. O kadar ilgi gördü. Sadece İstanbul’da olması diğer bölgelerden Anadolu’dan gelen, talep edenleri üzdü. Derken altı ay sonra pandemi geldi ve biz çevrimiçi eğitime geçtik. Şuan 81 vilayette, 60 küsür ülkede MTO 59 bin talebe ile eğitim veriyor. En verimli talebeler de Almanya’da. Türkçe’yi iyi öğretiyoruz. İlk aşamadaki kitaplar dert sahibi yapan kitaplar, ikinci ve üçüncü aşamada derslere geçiliyor. İkinci aşama usul kitapları, üçüncü aşama tarih, tarih felsefesi, medeniyetler tarihi kitapları. Dördüncü aşama sanat ve felsefe kitapları. Beşinci ve son aşama kurucu metinler. Yaptığımız projede beşi bir arada. Öncelikle Türkiye’nin en iyi hocaları ders veriyor. İkincisi “100 Kitap Listesi” ile genelden özele, basitten zora doğru kitap okutuyoruz. MTO talebesi olan insanların bu listeyi mutlaka okuması lazım. Bizim eğitimlerimiz gönüllü. “Zorunlu eğitim”in “sorunlu eğitim” olduğunu söyledim, yazdım çizdim. Üçüncü olarak akademik kamplar yapıyoruz. Bu yıl 5. senemiz ve 500’den fazla makale yazılmış ve kamplarda sunulmuş. Bu sessiz bir devrim. İnanılmaz konulara girildi bu kampalarda; metaverse, Fuat Sezgin, bilim tarihi gibi konularda kamplar yaptık. Şimdi de meslek grupları üzerinden kış kampları hazırlıyoruz. Öğretmenlerle başladık. Dördüncüsü şehirlerde de teşkilatlanıyoruz. Bütün şehirlerde temsilcilikler var. Orada bizim listeyi eksene alan kitap tahlil grupları kuruluyor. Yazı ve film okuma atölyeleri var. Şehirlerde, üniversitelerde öncü kuşak kulüpleri var. Liselerde de “Şafak Yağmurları” adıyla ekipler kurduk. Oralarda da bu kitap listesini, film okuma atölyelerini devam ettiriyoruz. Bir de özellikle selatin camiler olmak üzere Kur’an, sünnet ve akaid halkaları kurmaya başladık. MTO hem bir okul hem de ileride bir ekole dönüşecek bir kuruluş. Semerkand Ekolü, Buhara Ekolü, Frankfurt Okulu, Viyana Okulu gibi…Yüzyılın sistematik, interdisipliner en önemli projesi.
ÇAĞDAŞ ENDERUNUMUZ OLACAK
Burada medeniyetler tarihi var, İslam düşüncesi, Doğu düşüncesi, sosyal teori, fıkıh-fıkıh usulü var, kelam var, sinema ve müzik dersleri, dil dersleri var. Burada benim yapmak istediğim; ilim, irfan ve hikmet yolculuğu yapacak bir öncü kuşak yetiştirmek. Dolayısıyla ilim, bilme yolculuğu; irfan, bulma yolculuğu ve hikmet, olma yolculuğu. Çok büyük bir hikâye bu. 40 senedir üzerine kafa patlatıyorum bu konunun. Dolayısıyla benzeri olmayan bir öncü kuşak modeli bu. Bizim çağdaş enderunumuz olacak, “dijital nizamiye” dedim hatta adına da. Birinci medeniyet krizi sırasında o krizin anlaşılması ve aşılmasında Gazali’nin öncülüğünde kurulan Nizamiye Medreseleri tarihi rol oynadı. Biraz oraya gönderme yapıyoruz. Gazali, gelecek bin yılı kurdu. Biz gelecek bin yılı kurabilecek miyiz onu bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz: Biz günü kurtarmak için değil, geleceği korumak için yola çıktık. Günü kurtarmak için yola çıkan insanlar ne günü kurtarabilir ne de geleceği kurabilirler. Onun için öncü kuşakların yetiştirilmesi lazım. Sinanları, Gazalileri, Itrîleri, İbn Arabileri, İbn Sinaları yetiştiremediğimiz müddetçe yok olmaktan kurtulamayız. Bu işin başka yolu yok.
OMURGAYI LİSELER OLUŞTURUYOR
MTO’nun omurgasını şu anda liseler oluşturuyor. MTO’ya alınma şartı zaten ilk 20 kitabı bitirmek. Lise birden itibaren alıyoruz ve birinci aşamadan itibaren kitap listesini okumaya başlıyorlar. Birinci aşamada Sezai Karakoç, Necip Fazıl, Cemil Meriç, İsmet Özel, Mustafa Kutlu var… Genelden özele doğru pedagojik bir liste bu. O yüzden lise birinci sınıfta bu kitapları okuyan çocukları düşünün. Bugün üniversite bitirmiş, Bediüzzaman’ı Karakoç’u Tanpınar’ı okumuş, Cemil Meriç okumuş bir delikanlı gördüğümüzde başımızın üzerinde gezdiririz. Ama MTO lise birden itibaren bunları bitirmiş olmak şartı koşuyor. Benim 25-26 senedir eğitim felsefesi dersleri veriyorum. Bu konuya senelerdir kafa yormuş ve Türkiye’de bu işin esprisini kavrayabilmiş birkaç adamdan biri olarak benim gördüğüm şu: Efendimiz (sav) “Ben muallim olarak gönderildim” diye buyuruyor. Hz. Peygamber’in geliştirdiği iki model var. Mekke’de Dar’ül Erkam, Medine’de Ashab-ı Suffa. Ben ikisini de alarak burada çağdaşlaştırdım. Dar’ül Erkam’da üç kuşak birarada dolayısıyla biz de MTO’da yaş da değil baştayız. Lise talebesi de var, 82 yaşında Bolu’da bir milletvekili de var. MTO’da öğrenci yok, talebe var. Talep etmeyenden bir şey beklenemez. Benim yaptığım şey ülkenin kaderini şekillendirecek bir kremanın yetiştirilmesi. Dolayısıyla günü kurtarmak değil, geleceği kurmak. Asırlık düşünecek insanlar yetiştirmeye çalışıyoruz.
KAVRAMLARIN RUHA DÖNÜŞMESİ LAZIM
Hız okuma teknikleri geliştiriliyor. Oysa okumak hızlı olmaz. Düşüne, taşına okunur. Hızlı okuma teknikleri bürokraside işe yarar. Bir sürü dosya var hızlı okuma teknikleriyle bunları hızlıca halledersin. Ama okuma düşüne taşına, sema edercesine, ibadet edercesine yapılan bir eylemdir. Okumadan bir dünya kurmak mümkün değil. Görsel kültürün hakim olduğu bir dönemde ben yazılı kültürü, görsel kültür içerisinde erittim. Dört renkli kurşun kalem tekniğiyle yapmaya çalıştığım şey bu. Sayfayı açtığında bir sayfada dört renk göze çarpıyor. Yeşil kalemle kilit kavramları çiziyorsun. Kırmızı kalemle önemli satırların altını çiziyorsun. Mavi kalemle atlanmaması yerleri işaretliyor siyah kurşun kalemle de notlar alıyorsun. Dolayısıyla sayfa görsel bir tabloya dönüşüyor. Estetik bir zevk alıyorsun okurken. Bir de algıda seçicilik oluşturuyor. Hangisi önemli, hangisi önemsiz, hangisi kavram algı yetisi oluşturuyor. Bu algı ve odaklanmada seçicilik zekayı da geliştiriyor. Kelimelerle okumuyorsun kavramlarla okuyorsun. İnsan kelimelerle konuşur, kavramlarla düşünür, ruhla tarih yapar. Dolayısıyla kelimelerin kavramlara, kavramların ruha dönüştürülmesi lazım. Ben MTO’da bunu öğretiyorum. İnterdisipliner olduğu için kavramsallaştırma farklı disiplinlerden kavramlar alma kolaylaşıyor. Haliyle bacak kadar çocuklar acayip sunumlar hazırlıyor. Biz liseden itibaren kavramsal düşünmeyi öğretiyoruz. Aslolan kişinin içinde bir dünya etmesidir, içinde bir dünya inşa etmeden dışarıda bir dünya kurulamaz. Dolayısıyla hem manevi olarak hem entelektüel olarak gelişiyor MTO talebeleri. Kendilerimi yeni bir dünya inşa edecek habitusun içinde buluyor. MTO öğrencileri, “Yeryüzünde cennet nasıl bir yerdir?” diye sorulduğunda MTO kamplarını gösteriyor. Oradaki kardeşlik ruhu, vefakârlık, fedakârlık inanılmaz. Dolayısıyla benim amacım bu yerlerden birinci sınıf akademisyenler yetiştirmek, birinci sınıf sanatçılar, sinemacılar yetiştirmek. Ama bunun ötesinde iyi yetişmiş müslümanlar yetiştirmek. Dolayısıyla benzeri olamayan bir çalışma bu.
Aziz Mahmud Hüdai Camii İmam Hatibi Hasan Baydemir: Mukabele eşliğinde yapılan açıklamalar cemaate fayda sağlıyor

Sizin de ifade ettiğiniz gibi Ramazan Kur’an ayı. Kur’an’ın nazil olmaya başladığı ay. Dolayısıyla Ramazan dendiğinde akla Kur’an geliyor. Tabii Ramazan’a has başka ibadetler de var; oruç, teravih, fitre gibi. İslam büyükleri bu ay girdiğinde farklı meşguliyetlerini bir kenara bırakarak Kur’an ile meşguliyetlerini artırmışlar. Bu çerçevede mukabele de bu geleneğin bir parçası aslında. Peygamber Efendimiz (s.a.v), Ramazan aylarında, kendisine o güne kadar inen ayetleri Cebrail (a.s) ile karşılık bir okuma gerçekleştirirdi. Bu karşılıklı okumanın adı mukabele. Bu uygulamayla, aynı zamanda inen ayet-i kerimelerin hangi surede, nerede yer alacağıyla ilgili bir tashih, doğrulama da oluyordu. Önce Cebrail (a.s) tarafından okunurdu, daha sonra Efendimiz (sav) okurdu. Bu, Efendimiz’in (sav) vefatına kadar böyle devam etti. Dolayısıyla, Cebrail (a.s) ile Efendimiz (sav) arasında cereyan eden karşılıklı Kur’an arzı uygulaması geleneğimizde zamanla mukabele olarak yerini aldı. Daha çok sabah, öğle ve ikindi namazlarından önce camilerde mescitlerde hatta evlerde okunagelmiş mukabele geleneğimiz. Daha çok Ramazan’a has ama bazı yerlerde Üç Aylar’dan itibaren de okunmaya başlanıyor. Günümüzde de hemen hemen her camimizde Anadolu’nun özellikle her camisinde bir veya birkaç tane mukabele okunur. Benim imam hatipliğini üstlendiğim Üsküdar Aziz Mahmud Hüdai Camii’mizde de hemen her vakitte sabah, öğle ve ikindi öncesinde ve sonrasında okunmaktadır. Kısaca mukabele bu şekliyle bizim kültürümüzde yer etmiştir. Bununla birlikte bazı selatin camilerde, sultan camilerinde onların vakfiyelerinde de 365 gün mukabele okunmasıyla ilgili maddeler yer almıştır. Dolayısıyla o mekânlarda uzun yıllar boyunca daimi mukabeleler okunmuştur. Hatta günümüzde de örneğin Topkapı Sarayı Müzesi’nde Hırka-ı Saadet Dairesi’nde günün hemen her saatinde bu mukabele okuma geleneği devam etmekte. Tabii bir de teknik birkaç şey söylemek gerekirse; mukabele Ramazan’ın ilk günü başlar. Ramazan’ın 30 gün olduğu düşünülürse Kur’an-ı Kerim’de de malumunuz 30 cüz var. Her cüz bir gün içerisinde okunur. Dolayısıyla Ramazan’ın sonuna gelindiğinde Kur’an hatmedilmiş olunur. Genelde Kadir Geceleri bu hatmin duasının yapılmasıyla ilgili de gelenekte oturmuş bir alışkanlık vardır. Dualar Kadir Gecesi’nde toplanır.
CÜZ ÇEVRESİNDE BİR SOHBET YAPILIYOR
Mukabele öncesinde veya sonrasında cemaatin bilgilendirilmesi çerçevesinde şöyle bir şey yapılıyor: Bu sene hanım cemaatimiz için bu yapılıyor ama geçen sene erkek cemaatimiz için yapılmıştı. Şöyle ki o gün okunan cüz çerçevesinde bir sohbet icra ediliyor. Örneğin altıncı cüz mü okundu, bu altıncı cüz etrafında bu cüz içerisinde geçen, Kur’an-ı Kerim’in belli başlı, öne çıkan mesajları neler? Çıkarılması gereken dersler, alınması gereken nasihatlar neler olmalı? Bu şekilde okunan cüz odağında bir sohbet gerçekleştiriliyor. Mukabelenin öncesinde veya sonrasında o gün okunan cüzün kısa bir meali şeklinde sohbet icra olunabiliyor. Günümüzde farklı camilerde de bu tür icralar devam ediyor. Bizim camimizde bu sene sadece hanım cemaatimiz için yapılıyor. Hanımlar için bir hoca hanım gelip bu şekilde bir program icra ediyor. Onun dışında mukabele esnasında da bilgilendirme yapılabiliyor. Örneğin o cüz içerisinde öne çıkan bazı teknik detaylar olabiliyor. Örneğin, “Kur’an-ı Kerim’de niçin Tevbe Suresi’nin başında besmele yazmaz?” gibi. Bunun hikmetine dair kısa bir izahat yapılır. Kur’an’ı Kerim’de on dört yerde secde ayeti var ve Hanefi mezhebine göre bu ayetler okunduğunda okuyanın ve bu ayeti işitenin ‘tilavet secdesi’ yapması gerekir malumunuz, tilavet esnasında secde ayeti okunduğunda bu secdenin yapılması/nasıl yapılması gerektiğine dair kısa bir bilgilendirme yapılabiliyor. Yine Kur’an-ı Kerim’in okunuş incelikleri ile ilgili farklı birtakım konular olabiliyor, onlarla ilgili mukabele esnasında kısa birtakım izahatlar gerekiyor. Çünkü insanımız Kur’an-ı Kerim’i baştan sona sadece Ramazan ayında bu şekliyle okuma fırsatı ve bir hocadan direkt olarak dinleme fırsatı buluyor. Bu mukabelelerde yapılan izahatları göz önünde bulundurarak sene boyunca yaptığı okumalara da fayda sağlıyor.
CAMİMİZDE FARKLI DERS HALKALARI VAR
Bildiğiniz gibi Ramazan boyunca yatsı namazı ve beraberinde teravih namazı birlikte kılınıyor. Bizim camimizde de birkaç senedir Teravih namazları da hatimle kılınıyor. Her gün bir cüz okunmak suretiyle Ramazan’ın sonuna kadar bir hatim tamamlanıyor. Ramazan ayı içerisinde sadece yatsı namazlarından önce kısa yirmi dakikalık bir sohbet, vaaz programı oluyor. Ramazan ayı özelinde hadis, tefsir gibi dersler olmuyor. Ama Ramazan dışında camimizde devam eden hadis ve tefsir derslerimiz var. Bu konuda istifade ettiğimiz, üniversitelerden gelen alanında uzman profesör hocalarımız var. Sadece tefsir-hadis değil tabii. Camimizde fıkıhla ilgili veya tasavvufla ilgili derslerimiz de oluyor. Şunu da hususen ifade etmek isterim ki camimizin meşhur bir geleneği var. Pazar günleri sabah namazında yapılan bir zikir geleneği var. Bu cami Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri tarafından bir tevhidhane bir dergâh olarak, Celvetiliğin merkezi olarak inşa ediliyor. Uzun yıllar burada zikirler çekildikten sonra daha sonraki dönemde hazretin vefatına yakın burayı cami olarak kullanmaya başlıyor. Biraz Aziz Mahmud Hüdai Hazretlerinin zikrine benzer bir Kelime-i Tevhid zikri oluyor. Sene boyu devam ediyor. Ramazan dışında. Bu zikirlerimizden sonra sabah namazına müteakip yine camimizde Hüdai Hazretlerinin bir divanı var; vaaz ve nasihatlarının yer aldığı manzun bir şiir kıvamında yazılmış bir divan bu. Zikir sonrasında bir akademisyen hocamız Aziz Mahmud Hüdai Hazretlerinin bu divanından okuyarak bir sohbet yapıyor.







