Dünya şampiyonu Semih Saygıner, 33 yıllık bilardo hayatını, Masamda Birikmiş Hikayeler ismiyle bir gösteriye dönüştürdü. Istakası, kara tahtası ve sandalyesiyle tek kişilik oyununda, masasız bir bilardo maçına çıkıyor Saygıner. Ve komediyi de bilardo kadar iyi bildiğini kanıtlıyor.
Türkiye'de bilardonun kahvelerden çıkarılıp bir spor olmasını sağlayan, federasyonun kurulması için canla başla çalışan, milimetrik hesapların, Türkiye'deki bilardonun kralı. Dünyada ona Bay Sihir diyen de var, Türk Prensi diye seslenen de. Hepimiz en az bir kez maçını izlemişizdir televizyonlardan. Bilardonun gençlerin en büyük uğraşı olduğu 90'lı yıllarda, gençlerin idolüydü de aynı zamanda. Semih Saygıner'den bahsettiğimi anlamışsınızdır sanırım. İlk önemli başarısını Almanya'da yapılan Dünya Kupası'nda, o yılın Dünya Şampiyonu olan Ceulemans'ı 3-0 yenerek elde etti. Bunun sonucunda Dünya Klasmanı'nda altıncılığa yükseldi. 1993'te Berlin'de dünya üçüncülüğünü elde etti. 3 bant denilen klasik Avrupa bilardosunun en iyilerinden olan Saygıner, 1994 Dünya Bilardo Kupası'nda birinci olup dünya klasmanında üçüncülüğe yükseldi. Aynı yıl bilardonun en önemli ligi olarak bilinen Hollanda Takımlar Ligi'ne transfer oldu ve 1994'ten bu yana sayısız başarılara imza attı. 1996-1997 yılları arasında Bilardo Federasyon Başkanlığı yaptı. Saygıner'in 2 dünya rekorunun yanı sıra bilardo literatürüne geçen kırk tane vuruşu da bulunuyor.
Bu biyografiyi neden mi aktarıyorum? Hakkında merak edilenleri pek de anlatmayan Saygıner, sonunda kendi bilardo tarihini bir gösteri gibi sunmaya karar verdi. Bunun nedenini de 'Herkes beni bilardo sporunda ülkem adına kazandığım başarılarla tanıdı. Fakat bu süreçte neler yaşadığımı veya başarıya giden bu yolculuğu insanların bilmesi pek de mümkün değil. O yüzden ben de 33 yıllık bilardo hayatımda başından sonuna tüm yaşananları mizahi bir dille anlattığım tek kişilik bir oyun hazırladım ' şeklinde açıklıyor Saygıner. Sahnede ıstakası, sandalyesi ve kara tahtasıyla hayatının özetini geçen Saygıner'in gösterisi bir nevi 'masasız bilardo maçı' gibi. Yaklaşık bir buçuk saat süren oyunda milli bilardocu, başından geçen hikayeleri esprili bir dille aktarıyor. Saygıner, Adapazarı'nda bir mahalle kahvehanesinden dünya şampiyonluğuna giden yolda yaşadıklarını, bir masa, 3 top ve ıstaka ile sınırlı kalmayan hayatını, yaşadığı gerçek olayları aktarıyor.
Saygıner'in hikâyesi her bilardocu gibi kahvede başlıyor. Okulu kırıp kahvehanelere gitmeler, kendinden yaşça büyüklerle maçlar derken iyiden iyiye ısınır bu işe. O günlere dair şöyle konuşuyor Saygıner 'Salonlara 18 yaşından küçükleri almıyorlar ben 16 yaşındayım. İçeri alınıyorum çünkü, kendilerine usta diyen adamları tek tek yeniyorum. Bir süre sonra maç sadece benim oynadığım bir şeye dönüşüyordu.' Bilardocu, burada önemli bir noktaya dikkat çekiyor. Kendisi için 'çok yetenekli' diyenlere bu işin sadece yetenekle yürümeyeceğini söylüyor: 'Topları hep bir arada tutmak benim en sevdiğim şeydi. Bunun için milimetrik hesaplar yapar, gece gündüz de çalışırdım. Yani öyle çok yetenekliyim demekle bitmiyor. Ben gayret ettim, çalıştım, kafa patlattım.' Bu arada oyunda da kendisi için anlatılan şehir efsanesine de bir açıklık getiriyor: 'Maçlara çalışırken bilardo masası üzerinde uyduğum söylenir, yalan! Neden masada uyuyayım ya deli miyim? Sandalyeleri birleştirip dinleniyordum, sonra belim ağrıyana kadar yine çalışmaya devam ediyordum.'
Kahvelerden çıkmayan ve hayatım bilardo diyen Saygıner, devamsızlıktan okulda kalınca, eğitim hayatına da orada bir nokta koyar: 'Okulu umursayan kim, kafa bilardoda. Artık sokaktaki insanlara bilardo topu gibi bakıyordum. Bunlara nasıl vurursam bir araya gelirler demeye başlamıştım. Ustaları yendikçe herkes işi bırakıyordu, ben o arada işteymişim haberim yok.' Hayatına dair hiç kariyer planlaması olmaz Saygıner'in. 1981 yılında, 17 yaşında İstanbul Şampiyonu olduğunda bile para kazanamadığı bu işi halen bir hobi olarak görür. İlk maçına giderken mahalleden tornacı ağabeyinin odundan yaptığı ıstaka vardır yanında.
Semih Saygıner, kazandığı başarıdan sonra Türkiye'nin farklı illerine giderek bilardo salonlarında ustalarla maçlar yapar. Diyarbakır'da yaptığı bir maç esnasında, izleyenlerin 'Çoban, topları önüne katıp götürüyor' yorumlarını hiç unutamaz. Farklı bilardo salonlarında çalışırken, bu işten para kazanmanın mümkün olmadığını da gayet iyi bilir.
Saygıner, o günlere dair düşüncelerini şöyle anlatıyor: 'Düşünsenize bir federasyon bile yok. Askerliğimi yaptım. Kız istemeye gitsek verecek bir cevabımız yok. Oğlumuz ne iş yapıyor? Bilardo oynuyor, kahve sporu. Olacak iş değil.'
Saygıner'in gösteride yönetici profillerine dair nüktedan tespitleri, izlerken gülme krizine sokabilecek nitelikte. Yurt dışında turnuvalarda, maç esnasında ve masanın arka tarafında yaşanan daha bir çok renkli sahne, Saygıner'in eğlenceli anlatımıyla daha da renkleniyor. Gösteriyi izlerken, Saygıner'in stand up'ta da fena olmadığını görebiliyorsunuz. Yörelere göre şivelerini değiştirirken, ünlü olma mevzularını, halkın kendisine yaklaşımlarını da tiyatral bir havada aktarıyor. Ünlü bilardocu ayrıca, kendisi için gittiği şehirlerde söylenenleri de belirtmeden edemiyor: 'Bir kez Karadeniz'de beni maç kıyafetiyle gören biri bana 'Ağabey, genç kızların ızdırap çemberi gibi olmuşsun' dedi, meali şu 'Çok yakışmış'. Şaşkınlıktan bir şey diyemedim. Bir kez de başka bir şehirde 'Topların adresi almış kömür kamyonu' dendi ki bu da bir efsane yorumdur benim için.' Gösterinin bir ısınma turu olduğunu da söyleyen başarılı bilardocu, metnin gelişerek daha iyi bir gösteriye dönüşeceğinin de müjdesini veriyor.
İlk zamanlarda karambole oynayan Saygıner Almanya'dan gelen bir arkadaşının '3 bant oyuncuları dünyada para kazanıyor' demesi üzerine, toplara vurur, dağılın der ve çalışmaya başlar. Gece gündüz demeden 3 bant konusunda ehil olmaya çalışır. Daha sonra İsviçre'ye 3 gün süren bir araba yolculuğuyla gider. Türkiye'den bilardocuların geldiğini duyan herkes çok şaşırır. Çünkü dünyanın bilardo oynayan Türklerden haberi yoktur. İsviçre Saygıner için bir kapı olur. Dünyaya açılan bu kapıdan giren bilardocu, kendi imkanlarıyla İngilizce kursuna gider, dünyadaki turnuvaları takip eder. Kazandığı parayı bir sonraki turnuva için harcar derken ismi duyulur. Daha sonra federasyon kurulur. Bu dönemde de Saygıner, sporun gelişimi için çok çaba sarf eder.






