'Minyeli Abdullah 1-2', 'Çizme', 'Sürgün' gibi ses getiren filmlerin 'Hacı Fellini' lâkaplı yapımcı-yönetmeni Mehmet Tanrısever, yaklaşık 20 yıllık aradan sonra yine çok tartışılacak bir filmle beyazperdeye geri dönüyor. Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Said Nursî'nin hayatını anlatan 'Hür Adam' 7 Ocak'ta sinemaseverlerle buluşacak.
Aşağı yukarı 20 yıla yaklaştı.
Valla ekonomik nedenlerle ara verdik.
Ben onu 30 senedir tanıyorum zaten. Kitaplardan okudum hayatını. Bir de tabi düşüncelerini, felsefesini benimsiyorum. Bu büyük şahsiyetin güzel hareketlerini, güzel ahlakını, hayatını drama yoluyla herkese tanıtayım, herkes görsün istedim.
Ben, Mehmet Uyar ve Ahmet Çetin arkadaşımız, birlikte yazdık.
Ben burada üstadın kanaat önderlerine gönderdim senaryoyu. Abdullah Yeğin, Mehmet Fırıncı gibi ağabeyler baktılar. Bunların hepsinden ortak fikirler doğdu. Ben bu ortak fikirlere saygı duyarak, bazı değişiklikler yaptım. Ama muhaliflerine de gönderdim.
Abdülaziz Bayındır Hoca'ya gönderdim. Onun önerilerini de dikkate aldım.
'Hocam böyle bir film çekmek istiyoruz' diye sordum tabi.
Düşünürdüm o zaman, neden 'çekme' dedi diye. Herhalde sorardım da.
Maalesef alamadık. Kendi imkanlarımızla çektik.
Tam bir insan olarak göreceğiz. Üzülen, ağlayan, 'anam' diyen, parasız kaldığında sırtında odun taşıyan. Kutsal biri gibi değil. Ancak onun kutsallığı yaptığı hizmetler, yazdığı kitaplar. Kişi olarak, yaşayış olarak sade, bizim gibi bir vatandaş.
Bir kere bu filmi seyreden insan huzur bulacak. Onun kahramanlığından, kanaatkarlığından, sabrından, vatan ve insan sevgisinden ibret alacak. Üstat yaşamı boyunca baskılara, sürgünlere maruz kalıyor. Tek suçu Şeyh Sait isyanının yaşandığı o günlerde Kürt olmak. Bu yüzden 34 yıl memleketine gidemiyor ve gurbette ölüyor. Bir ekmeği 15 günde yiyor, bir pantolonu 15 sene giyiyor. Böyle bir hayatı izleyen insan kendi hayatına şükredecek. Kazandığı paraya, hürriyetine şükredecek. Kanaat edecek. Allah'ın varlığına, bu büyük inanca hürmet edecek. Buna çok ihtiyacı var Türkiye'nin. Bu filmde tevazu, kanaat, şükür, zikir, hamd var.
Evet, iki isim karıştırılıyor. İkisi de Sait. Ama Bediüzzaman bilakis 1925'te yaşanan isyana karşı çıkıyor. Yine de, o zamanki aşiret reislerini, hocaları, şeyhleri ve üstat gibi insanları sürüyorlar, ileride yine bir isyan olur mu korkusuyla. Ve üstadın çilesi başlıyor. 34 yıl bir daha memleketine dönemiyor. Memleket hasreti ile ölüyor.
Hazırım tabii ki. Herkes fikrini söyleyebilir.
Hepimiz Kuran'a inanırız. Müslüman insanlarız. Burada yeni bir din yok. Allah, Peygamber, Kuran diyor. Dürüst olalım, birbirimizi sevelim, çok çalışalım diyor. Bunda korkulacak bir şey yok.
Tabii ki gelir. Bu hikayede, sol, sağ, liberal herkese dersler var. Herkes izlesin. Benim 'Bunlar rahatsız mı olur, şunlar çok sever mi' diye bir kaygım yok. Bence bu film herkesi kucaklayacak.
İnanıyorum ki bu film Kürt sorunun çözümüne büyük katkı yapacak. Çünkü üstat Kürt asıllıdır. Ama hep Türklerin arasında yaşadı. Türkler ona ev sahipliği yaptı, talebesi oldu, sevdi. Üstat öğretilerinde diyor ki, 'Bizi asırlardır Türkler yönetiyor. Bundan sonra da Türkler yönetecektir. İsyan etmeyin'. Türk-Kürt sorununa reçeteler yazmış. İnşallah Türk-Kürt kardeşliğine çok faydası olacak.
Evet. Bir meclis odasında karşılaşıyorlar. Said Nursi Atatürk'e 'Paşa, Kuran'a karışma ne yaparsan yap' diyor. Atatürk de O'na 'Hoca, bizim inkılaplarımıza karışma, git hür yaşa' diyor. Böyle fikir ayrılıkları oluyor.
Evet, ben çok ağladım. Çok duygusal sahneler var.
Bu filmde gülersin, ağlarsın, umut edersin, şükredersin. Yol gösteren bir rehber. Bu filmde Çağrı filminden fazla mesaj ve dram var.
Dram olarak daha iyi. Çağrıdaki prodüksiyon, görkemli savaşlar yok tabi. Ama Çağrı'da da mesela Peygamberimizin hayatı, sosyal yönü çok az. Sanki bir aksiyon filmi.
Tabii ki. Türkiye'de şimdiye kadar çekilmiş 5 tane iyi film varsa bir tanesi hatta birincisi bu filmdir. Soruyorum size, Türk sinemasında üç saatlik bir dönem filmi var mı?
7 Ocak'ta. İnsanlar inşallah gelsinler seyretsinler. Türkiye'de muhafazakar insanların seyredeceği filmler yok gibi. Filmi genellikle solcular yapıyor. Bu film kendilerinden bir film. Seyredilsin ki böyle daha çok film yapılsın. Müslüman iş adamları sinemaya daha fazla sahip çıkmalı. Belirli cemaatler, belirli dernekler…
Tabi. Bizim filmlerimizde Allah'ın Peygamber'in mesajları verilir. Başka türlü film yapmam. Ben bir muhafazakar olarak o yaşamı anlatırım.
İdeolojisi elbette olmalı. Olmadan olmaz. Japon yönetmen Kurosawa mesela. Adam kendi ülkesini, kendi kültürünü anlatıyor. Bizde böyle sinema yapılmıyor. İnşallah bu film bir milat olur. Bizim çevremizin sinemanın gücünü fark etmesi lazım. Bir cami yaparsın, menzili bir kilometredir. Bir okul yaparsın, menzili 10 kilometredir. Ama bir film yaparsın, menzili 40 bin kilometredir. İyi bir film yaparsan onu Amerika da, Çin de, Afrika da seyreder. Cami de, okul da lazım ama sinema daha çok lazım. Bir filmin gücü bütün dünyayı dolaşır. Bunu düşünsünler.
Şımarık bir heves olsa başka türlü filmler yapardık. Biz hep bir misyonerlik faaliyeti gibi baktık sinemaya.
İkisi birbirini tamamlayan şeyler aslında. Ticaretten para kazanacaksın sonra film yapacaksın. Biz de film yapmaya devam edeceğiz. Onun için benim bundan sonraki projem 'Sinema Vakfı' kurmak. Burada hayırsever insanların paralarıyla film çekmek. Bir cami bir okul yapar gibi film çekmek.
***
Maalesef kapattık. Krizi atlatamadık.
(Gülüyor)Evet üzüldüklerini duyuyorduk. Ama alışmışlardır herhalde.
Mert Çelik'te işçiler için yüzme havuzu, tenis kortu, diskotek, aerobik ve sinema salonu vardı. Sabah işe aerobikle ve 10 dakika Türkçe Kur'an -ı Kerim dinleyerek başlayan işçiler, Türkiye gündemi fabrikaya gelen entelektüellerden dinlerlerdi.
Bir belgesel biyografi çektim. Ödül de aldı.
Said Nursi ya da 1873'de Bitlis'in Hizan kazasının Nurs köyünde doğar. İslam âlimi ve filozofu, Risale-i Nur Külliyatı'nın yazarı ve Nur Cemaati'nin üstadı olarak bilinir. Yaşadığı dönemin İslam uleması tarafından verilen 'Bediüzzaman' -zamanın en iyisi- lakabı-, zamanla çağdaş ve fikirdaşlarınca ismiyle beraber anılarak, Bediüzzaman Said Nursî şeklinde söylenmiştir. Said Nursi, 31 Mart İsyanı sonrasında tutuklanmış, yargılanmış ve suçsuz bulunarak serbest bırakılmıştır. Milli Mücadele'ye destek vermiş, Mustafa Kemal' in ricası üzerine Ankara'ya giderek kendisiyle görüşmüş ve bir süre Ankara'da ikamet ettikten sonra Van'a yerleşmiştir. Şeyh Sait İsyanı sonrasında tutuklanmamış, ancak takibe alınmış ve Burdur, Isparta, Kastamonu, Barla vb. yerlere sürgün edilmiştir. Sürgün döneminde bazı kitaplarından dolayı yargılanmış ve yargılamalar esnasında Eskişehir, Denizli, Afyon' da hapis yatmış, ancak bütün yargılamalardan kendisi ve kitapları beraat etmiştir. 23 Mart 1960'da Şanlıurfa'da vefat eden Said Nursi Urfa Halil-ur Rahman Dergahı'na defnedilmiş, ancak 12 Temmuz 1960'da 27 Mayıs Darbesi hükümetinin emriyle mezarı yıktırılmış ve açıklanmayan bir yere (muhtemelen Isparta Şehir Mezarlığı) nakledilmiştir. Takipçilerine Nurcular ya da 'Nurcu cemaatler' denilmektedir. Nurcular, Said Nursi'nin Risale-i Nur eserlerini ve bunlarda anlatılan dini fikirleri duyurmayı görev bilirler.






