1982 yılında, henüz 19 yaşındayken İsrail ordusu adına Birinci Lübnan Savaşı'nda çarpışan ve bu dönemde Sabra-Sattila Katliamları'na tanık olan Yahudi yönetmen Ari Folman, ödüllere boğulan animasyon filmi “Beşir'le Vals”te gerek ülkesi gerekse şahsı adına sinema tarihinin en önemli günah çıkarmalarından birini gerçekleştirirken, adına “aydın vicdanı” denilen erdemin gereğini de büyük ölçüde yerine getiriyor.
İkili, yaptıkları psikolojik analizin sonuncunda, böyle bir rüyanın iki adamın da 1982 yılında gerçekleşen Birinci Lübnan Savaşı'nda yaşadıklarıyla doğrudan ilgisi olduğu sonucuna ulaşırlar. Ari, olayı derinlemesine düşününce, hayatının o dönemiyle ilgili olarak pek bir şey hatırlamadığını fark edip şaşırır. Bu ilginç durum karşısında, dünyanın dört bir yanından dostlarını ve asker arkadaşlarını tek tek bulup, savaşta yaşananlar hakkında konuşmaya karar verir. O dönemle ve kendisiyle ilgili olarak bilinçaltına saklanmış gerçeği mutlaka ortaya çıkarması gerekmektedir. Yönetmen kahramanımız bu gizemi deştikçe, hafızası gerçeküstü resimlerle kaplanıp adım adım uyanmaya başlayacaktır.
“Beşir'le Vals”, 1962-Hayfa doğumlu İsrailli yönetmen Ari Folman'dan, 2008 yılı boyunca çeşitli yarışmalarda tamı tamına 18 ödül kazanan, daha bir o kadar ödüle aday gösterilen ve 2009 yılı Oscar'larında “Yabancı Bir Dilde Çekilmiş En İyi Film” ödülünün de en güçlü adayı olarak kabul edilen saygıya değer bir film…
Film, şeklen bir animasyon; hem de ışık-gölge ilişkilerinin ve renk tercihlerinin mükemmel düzeye ulaştığı son derece klas bir animasyon… Ancak, hemen belirtelim ki görüntülerin büyükçe bir bölümü animatörlerin hayâllerinden kopup gelen serbest çizimlerden değil, Folman'ın yaptığı reel çekimler kılavuz alınarak, bunların üzerine yapılmış bindirmelerden oluşuyor. O yüzden, “Beşir'le Vals”i standart bir animasyon kategorisine sokmak çok da isabetli olmaz. Zaten film finalinde animasyon anlatımı terk edip, âdeta “Çizimler sizi yeterince ikna etmediyse, o zaman alın bunlar da gördüklerinizin asılları” dercesine televizyon arşivlerinden derlenmiş dehşet verici gerçek görüntülere geçiyor.
Bana göre, bugünkü konjonktür içinde olabileceği en üst düzeyde cesur ve dürüst bir film “Beşir ile Vals”… Bundan bir adım daha öteye geçtiği takdirde Folman için ülkesinde aforoz ve sürgün yolunun açılacağını görebilmek için kâhin olmaya gerek yok. O yüzden de film bazı kritik olayları görece yumuşak bir dille geçerek, Sabra ve Şattila Katliamları'nda -iki yıldır komada bulunan eski genelkurmay başkanı ve başbakan- Ariel Şaron'un yadsınmaz rolünü öyle çok da fazla kaşımadan, İsrail Devleti'nin hışmını üzerine çekecek türden aşırı riskli siyasal söylem ve manevralara girişmeden alttan alta anlatıyor anlatacağını. Ancak, İsrailli bir yönetmen için yine de yeterince gür, cesur ve dürüst bir haykırış bu. “Biz o gün orada hiç bir tartışmaya gerek duyulmayacak kadar açık ve net bir biçimde çağın en büyük barbarlarıydık” diyor sanatçı, “Lübnan Savaşı'nda kendimizi de kaybettik, insanlığımızı da… Habire masum sivilleri öldürdük durduk, ülkeyi tam bir vandallar sürüsü gibi baştan başa mahvettik ve buna da sevinip hiç utanmadan karşısında şarkılar söyledik, danslar ettik.”
Bu filmi, İsrail gibi, Müslüman halklar söz konusu olduğunda aklı, mantığı ve vicdanı bir kenara bırakıp gözü dönmüş bir biçimde kenetlenen tutucu bir yapıdan böylesi “vicdan”lar çıktığı için son derece önemsiyorum. Böyle bir film, aynı zamanda yıllardan bu yana sayısız yazı ve konuşmamda inatla savunageldiğim, “Allah'ın yarattığı hiç bir kuldan, o kulun yüreğinin derinliklerindeki 'saf insan'dan ve o insanın sahip olduğu 'tertemiz ruh'tan asla ümit kesilemez. İnsanoğlundan ümidin kesilmesi, aynı zamanda Allah'tan ümidi kesmek anlamına gelir” şeklindeki imânî tezimi de doğruluyor çünkü…












