Amerikan bağımsız sinemasının unutulmaz yönetmenlerinden John Cassavetes'in oğlu Nick Cassavetes imzasını taşıyan 'Kızkardeşimin Hikâyesi', batılı toplumlarda gitgide unutulmaya yüz tutmuş bir değer konumundaki 'özveri'nin çaresiz bir ailenin hayatında üstlendiği kilit role ilişkin etkileyici bir drama...
Kate ve Anna diğer pek çok kız kardeşten daha güçlü bir bağı paylaşarak büyürler. Kate her ne kadar daha büyük olsa da kız kardeşine daha fazla gereksinim duymaktadır. Çünkü hayatının sürmesi Anna'ya bağlıdır.
Kız kardeşlerin, henüz ilkbahar dönemini yaşadıkları ömürlerinde sık sık katlanmak zorunda kaldıkları meşakkatli tıbbî işlemler, birbirine sıkı sıkıya bağlı olan bu ailenin gündelik yaşantısının da zamanla doğal bir parçasına dönüşür. Kızına rahatça bakabilmek için avukatlık kariyerinden vazgeçen sevecen bir eş ve anne olan Sara, onunla ilgilenirken büründüğü sabit fikirli hastabakıcı kimliğinin içinde bazen kaybolup gitmekte, böyle anlarda da dediğim dedik, çekilmez biri olmaktadır. Özünde güçlü ve destekleyici bir kişiliğe sahip kocası Brian ise eşinin mantığını kaybedip iyice dağıldığı bu gibi dönemlerde onu toparlamakta etkisiz kalmaktadır. Öte yandan, tek oğulları Jesse ise Kate ve Anna'nın evde ilgi odağı olması nedeniyle hemen hemen unutulup gitmiştir.
Bu manzara, 11 yaşına ulaşan Anna, ailesinin onun bedeni üzerinde -kendisine hiç danışmadan- aldığı kararlara “hayır” diyene kadar da sürüp gider. Bedeninin akıbetine kendisi karar vermek isteyen Anna bir avukat tutarak ailede devâsâ bir duygusal çatlağa yol açar ve kardeşinin hızla tükenen vücudunu kaderin ellerine teslim ettiği bir “itiraz dâvâsı” açar.
Bu hafta sonunun en kaydedeğer filmi “Kızkardeşimin Hikâyesi” de ikinci kuşak Cassavetes'lerin en büyük üyesi Nick Cassavetes'in imzasını taşıyan bir çalışma… Cassavetes, Amerikalı kadın yazar Jodi Picoult'un aynı adlı romanından Jeremy Leven ile işbirliği içinde beyazperdeye uyarladığı bu senaryoda bol mendil ıslattıran ucuz bir melodramın tuzaklarına kolaylıkla düşebilecekken, babasından miras kaldığını hissettiğimiz genetik bir yetenekle olayı çok daha ciddi bir platforma, “bireysel özgürlük” tartışmasına doğru çekiyor. Bu da önce bir “pazar sabahı aile filmi” havasında başlayan yapıtın ortalara doğru gözleri nemlendiren bir melodrama kayması, son çeyreğinde ise zorlayıcı bir hukuk paradoksuna doğru yelken açması sonucunu doğuruyor.
Gerçekten de zor bir ikilem… Böyle bir olaya “Doğu”dan, İslâm coğrafyasından baktığımızda, “fedakârlık” zaten Müslümanlar'ın göbek adı, hayatlarının her ânında kayıtsız koşulsuz ortaya koymak zorunda oldukları bir erdem… O bakımdan, bir doğu ailesinde sonradan dünyaya gelenin hasta olana yönelik bu kıyağı, çok büyük ihtimalle doğal ve kaçınılmaz bir görev olarak addedilecektir.
O yüzden, Cassavates'in filmini, belli bir düzeyin üzerine çıkan sade oyunculukları, kaliteli görüntüleri ve rahat anlatımıyla kolayca tüketilen orta hâlli bir duygusal filmden ziyade, tepeden tırnağa batılı değerlerle kodlanmış bir zihnin önemli bir modern zaman meselesi olan benmerkezciliğe yönelik entelektüel egzersizi olarak görmek kanımca çok daha isabetli olur.
İzlerseniz, hiç kuşkusuz ki siz de kendi kendinize aynı soruyu soracaksınız: Ben aynı durumda olsaydım, acaba ne yapardım?
Kimsenin kimseye günahını bile koklatmadığı bir egoizm çağında, insanların kendilerine arada bir böyle sorular sorması da gayet hayırlıdır.










