anda gelecek muhayyilesi açısından toplumlar üçe ayrılıyor: Kendilerini tarihin belirleyici öznesi olarak görenler, bu öznenin belirlediği tarihi akışın nesnesi olmayı kaçınılmaz bir kader gibi kabullenenler ve kendilerine tarihin öznesi olma rolünü biçtikleri halde nesnesi olmaktan kurtulamayanlar, ilk iki grubun konumları ve psikolojileri anlaşılabilir derecede net ve yalın. Derin bunalımlar üçüncü grupta yoğunlaşıyor. Birinci gruptakiler ekonomi-politik güç üstünlüğünün verdiği egemen konuma dayanarak, kendilerini eksen alan bir tarihi akışı bütün insanlığın kaderi gibi sunuyorlar. Kimi zaman Tarihin Sonu deyip zamanı durdurabileceklerini iddia ediyorlar, kimi zaman da Medeniyetler Çatışması diyerek egemenliği sürdürebilmenin stratejik altyapısını, evrensel bir gerçeklik kılıfı altında yayılıyor. Onlara göre tarihin nabzı kendi ellerindedir, diğerleri ise bu gelecek muhayyilesinin edilgen nesneleridir.
İkinciler için de durum kafa karıştırmayacak ve bunalım doğurmayacak derecede açık. Öznelerin ürettiği fikirleri, bilgiyi ve teknolojiyi tüketen bu toplumlar için varoluş bilinci sıradan bir nesne olmanın ötesine geçemiyor. Öznelerin ürettiği bilgi ve fikri aktardıkça varolduğunu farkeden bir aydın tipi ile yine öznelerin ürettiği teknolojinin sonuçlarını tükettikçe mutlu olabilen kimliksiz bir kitle kültürü bu toplumların temel özellikleridir. Bunlar için "var" olmak değil "çağdaş" olmak önemlidir; çünkü hiç bir zaman tarihi oluş sürecine bir varoluş katkısında bulunmamışlardır. Hep nesne olageldikleri için, nesne olmaya devam ediş onları rahatsız etmez. Holywood ürünü filmler seyretme, MCDonalds'a gidebilme, Coca Cola ile hayatın gerçeğini tadabilme, internette gezinebilme ayrıcalıkları onların tarihte varoluş problemlerini düşünmesini anlamsızlaştıran güzel (!) çağdaşlıklarıdır. "Var" olmak sorumluluk getirir, "çağdaş" olmak ise kolaydır.
Bugün onulmaz bir bunalım süreci içinde olanlar üçüncü gruptakilerdir. Bunlar tarihte bir dönem de olsa özne olabilmiş, tarihi akış içinde "var" olabilmiş toplumlardır. Onun için, edilgen bir nesne olmak onları sıkar, varoluş bilinçlerini ayağa kaldırır ve hayatiyet yüklü bir iç çatışmayı kaçınılmaz kılar. Bu toplumlar ne özne olabilecek kadar güçlü, ne de sıradan bir nesne olacak kadar kimliksizdirler. Geçmişlerinde tarihi akışı belirleyen bir duruşları olduğu için hala bir duruş ararlar; duruş sahibi olamadıkları zaman sarsılırlar, ama yıkılmazlar. Tam nihayet teslim aldık dediğimiz anda, genlerinden bir refleksle doğrulurlar ve önce bir duruş, sonra bir iddia ve bir istikamet arayışına yönelirler. Özne olamayışın sıkıntısını küçük ve aldatıcı zaferlerle avunarak aşmaya çalışırlar. Kriterleri başkaları tarafından belirlenen ve onları nesne konumuna indirgeyen bir "çağdaşlık onları motive edemez; hep "var" olmanın sorumluluğunu ararlar.
Bu grubun belki de en çarpıcı misali bizim toplumumuzdur. Son iki yüz senedir batılaşma çabaları ile öznelerin arasına katılmak istiyoruz, olmuyor. Uzun ince bir yoldan geçerek öznelerin sofrasına oturmayı ümid ederken yüzümüze kapılar kapanıyor ve bize sıradan bir pazar ve kültürel bir "nesne" olmamız öğütleniyor. Bunu da içimize sindiremeyince bunalıma giriyor ve kendi içimizde kendimize karşı özneden çok öznecilik yapan despotlar üretiyoruz. Öznelerce nesne konumuna itilenler, kendi nesne oluşlarının açmazını aşabilmek için toplumu belirlenmesi gereken bir nesne olarak görmeye başlıyorlar. Özne oluşun mayası olacak olan toprağın ruhu ve toplumun tarihi genetiği ile bütünleşmektense, onu yok etmeye çalışıyorlar.
Bunalımlarımızın arkasında bir özne olabilmenin ve var olabilmenin sancıları yatıyor. Biribirimizi anlayabilsek bu sancıların acısını ortak bir sızı olarak gittikçe güçlenen bir enerjiye dönüştürebileceğiz. Ama olmuyor; tarihi akış içinde "var" olma dinamizmi göstermiş bütün toplumların kaçınılmaz olarak yaşadığı bu bunalımdan bir güç üretemediğimiz gibi, varolan sınırlı gücümüzü de iç çekişmelerle harcıyoruz.
Panzehirin zehirden, aşının mikroplardan üretilmesi gibi tarih içinde özne olabilme gücü de böylesi bir "bunalım"dan ortaya çıkar. Yeter ki bunalımımızın kaynağını ve nimetini bilelim. Sıradan bir "nesne" oluşu bize öğütleyen "çağdaşlığın rahatlığındansa, tarihte tekrar "var" olmamız gerektiğini ruhumuza üfleyen bir sorumluluğun bunalımını yaşamak evladır, istiklal Savaşı'nda "var" oluşumuzu isbat edenler, Amerikan mandacılığının "çağdaşlığına sığınanlar değil, Anadolu topraklarının özne yüklü ruhuna sığınanlar olmuştur.