
Müstesna bir lütuf ve rahmet ayı Ramazan’ı idrak ederken, 168 imzalı “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” bildirisi gündeme düştü. Hayatın akışında elbette tesadüflerin yeri olduğu söylenebilir. Ancak zamanlama, iletişimin en güçlü unsurlarından biridir. Buna bir de Türkiye’nin geçmiş tecrübeleri eklendiğinde; Ramazan ayını kullanarak toplumun hassasiyetlerinin hedef alındığını düşünmemek saflık olabilir…
Laiklik ile inanç özgürlüğünün birbirinin alternatifi olmadığını vurgulamakta yarar var… Ayrıca, toplumların millî ve manevi değerleriyle çatışmak, bugüne kadar kimseye fayda sağlamamıştır.
Ramazan tam da uhrevi duyguların yükseldiği, inanç dünyasının zenginleştiği, beden ile ruhun dengelendiği, huzur bulduğu bir aydır… Bu bildiriyi savunanların ‘new age’ akımlarla ulaşmaya çalıştığını sandığımız maneviyat seviyesinin yol haritası önümüzde açıktır aslında… Keşke bir zahmet uzaklarda arayacaklarına, kendi kültür ve değerler haritasını çizenlerle, İslam âleminin büyük düşünürleriyle tanışmış olsalardı… O zaman bu ilkel hataya belki düşmezlerdi…
İmam-ı Gazali’nin çok yemenin kalbi hantallaştırdığını, midenin arzularını dizginlemenin ruhsal aydınlanmanın anahtarı olduğunu savunduğu
ifade edilir.
Bedensel disiplinsizliklerin ruhsal hastalıklara sebep olduğunu ileri süren modern tıbbın babası İbn-i Sina, tıbbi ve ruhsal şifa metodu olarak gördüğü oruç için şöyle demiş: “Ruh, bedene hükmettiği sürece insan özgürdür; beden ruha hükmederse insan esirdir.”
Mevlânâ Hazretleri’ne göre; oruç, dış dünyadan çekilip iç dünyadaki zenginliği keşfetme süreci imiş. Orucu, ruhun kanatlanmasını engelleyen ağırlıklardan kurtulmak olarak tasvir ettiği belirtilen âlim şöyle buyurmuş: “Can, beden sofrasından doyunca, manevi sofradan bir şey yiyemez. Oruç, senin için canın bayramıdır.”
Sağlık politikalarında yeni bir zorunluluktan söz ediliyor: ‘Öz Bakım’… Yani, hastalıkları önleme ve hastalıkla başa çıkabilme kapasitesini sağlamlaştırarak tedaviye ihtiyaç duymamak…
Tüketici Sağlığı Ürünleri Derneği (TÜKSA) Yönetim Kurulu Başkanı Av. Süleyman Kara, “Türkiye’de Öz Bakım ve Toplum Sağlığı” adlı toplantıda ilginç bazı verilere değinmiş… Kara demiş ki; 2025 yılında 150 ülkede bir araştırma yapıldı, buna göre ‘Öz Bakım’ aracılığıyla:
120 milyar dolar tasarruf potansiyeli,
1,8 milyar hekim saatinin serbestleşmesi,
41 milyar iş günü kazanımı, söz konusu...
Veriler çok ciddi sonuçları gösteriyor, ancak bize ulaşan basın bülteninde yeterince doyurucu bilgi bulunmuyordu… Biz de TÜKSA’yı aradık; derdimizi anlattık. Hemen Genel Sekreter Esra Taş Hanım’a bağladılar… Esra Hanım, sağ olsun, derdimize 10 dakika içinde derman oldu ve söz konusu araştırmanın kaynağını iletti. 16 Nisan 2025’te yayınlanan raporun tamamına ulaşmak isteyenler için internet adresini* yazının sonuna ekliyoruz…
Rakamlar konuşuyor; adeta “Öz Bakım harcama kalemi değil, ‘verimlilik’ yatırımıdır” diyorlar… Bir başka deyişle, iş kişisel olmanın çok ötesinde toplumsal ve bu nedenle de hükûmetin millî sağlık politikasının parçası olmak durumunda…
Öz Bakım eksikliği ise, yalnızca bireysel bir zafiyet değil, sosyal güvenlik sistemine yansıyan ilave maliyet demektir.
Dünya Sağlık Örgütü ‘Öz Bakım’ı, bireylerin ve toplumların sağlığı geliştirme ve yönetme kapasitesini güçlendiren temel bir strateji olarak tanımlıyor. COVID-19 sonrası dönemde artan farkındalık; sağlığın yalnızca hastanelerde yönetilemeyeceğini, evde, hayat tarzında, gündelik alışkanlıklarda başladığının altını kalın kalın çizdi.
Malumunuz Türkiye’de doğum oranları düşüyor, nüfus yaşlanıyor, tabii kronik hastalık riskleri artıyor, evde bakım ve uzun dönemli bakım hizmetlerine olan talep büyüyor. Bu nedenle Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından geliştirilen “Bütünleşik Bakım Hizmetleri Modeli” çok önemli bir adım. Ancak şu soruyu sormadan ilerleyemeyiz: Koruyucu öz bakım kültürünü güçlendirmeden bakım talebini ne kadar sürdürülebilir yönetebiliriz?
13-14 Ocak 2026’da, Sağlık Bakanlığı ile üyesi bulunduğumuz Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu iş birliğinde düzenlenen “Tıp ve Kültür Sanat Sempozyumu”nda, geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının bilimsel, etik ve mevzuat temelli bir çerçevede sistemin parçası hâline getirildiği ifade edilmişti. Ülkemizde 83 Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları (GETAT) merkezi, 2 bin 160 GETAT ünitesi ve 13 bin 485 sertifikalı hekim hizmet veriyormuş.
Demek ki devlet, Öz Bakım konusunda hiç de duyarsız değil… Öte yandan en az altyapı kadar toplumsal bilincin de geliştirilmesi hususu vurgulanıyor. Öz Bakım, yalnızca bir ürün erişimi meselesi olarak görülmüyor, onun da ötesinde doğru bilgiye erişim, davranış değişikliği ve sağlık okuryazarlığı başlıklarıyla ele alınıyor.
Eğer koruyucu uygulamaları sistematik biçimde güçlendirebilirsek:
* Kamu kaynaklarını daha etkin kullanabilir,
* Birincil sağlık hizmetleri üzerindeki yükü azaltabilir,
* Sağlık sistemimizin sürdürülebilirliğini güvence altına alabiliriz.
Aksi hâlde, tedavi odaklı yaklaşımın maliyet sarmalında dönmeye devam ederiz.
Artık mesele şudur: Öz bakımı bireysel tercih olmaktan çıkarıp ulusal sağlık stratejisinin merkezine yerleştirebilecek miyiz?
*Global Self-Care Federation tarafından yayınlanan “How self-care contributes to the risk-reduction, prevention & management of NCDs” başlıklı rapor için; https://www.selfcarefederation.org/sites/default/files/media/documents/2025-04/16_04_25_GSCF%20NCD%20Policy%20Paper.pdf
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.