Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Yazarlar Tarihe geçen Ayasofya mevlidi

Tarihe geçen Ayasofya mevlidi

Dursun Gürlek
Dursun Gürlek İnternet Yazarı

Aziz Türk milletinin manevi bünyesini paramparça eden iki hançerden biri, Osmanlı hanedanının yurt dışına sürülüp perişan edilmesi, diğeri de Hz. Fatih’in camiye çevirdiği Ayasofya’nın ibadete kapatılmasıydı. Bizim nesil, Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti, Peyami Safa, Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu, Refi Cevat Ulunay, Ali Ulvi Kurucu gibi güçlü kalem erbabının yazılarını okuyarak, Ayasofya’nın tekrar asli kimliğine kavuşacağı o mutlu günü iştiyakla beklemeye koyuldu. Cenab-ı Hakk’a namütenahi şükürler olsun ki, fethin sembolü olan Ayasofya 86 yıllık bir fetret devrinden sonra İstanbul’un selatin camileri arasında tekrar yerini aldı. Fetret bitti, fıtratın gereği yapıldı. Daha önceki başbakanlardan hiç birinin açamadığı bu kadim mabedin kapılarını Müslüman halkımıza açmak suretiyle Başkan Recep Tayyip Erdoğan tarihe geçecek bir icraata damgasını vurdu, ecdadın ruhlarını sevindirdi.

İki gün önce, Regaip Kandili dolayısıyla bu tarihi mabedi şenlendiren mevlid merasimi bana Ayasofya Cami-i Şerifi’nde en son okutulan mevlidleri hatırlattı. Kısaca anlatayım:

9 Eylül 1923 tarihli İkdam gazetesinde yer alan bir habere göre, İzmir’in Yunan işgalinden kurtuluşundan bir gün önce, Ayasofya Cami-i Şerifi’nde bir mevlid okutuldu. “Matbuat Cemiyeti” tarafından düzenlenen mevlide halk büyük bir ilgi gösterdi. Caminin içi, mahfiller dahil, tıklım tıklım dolduğu için insanlar bahçede, paltolarını, seccadelerini yayarak namazlarını kıldılar.

Cuma namazının edasından sonra, Mehterhane tarafından gönderilen yeniçeri kıyafetindeki iki asker, mevlidhanların yanında yer aldı. Hafız Yaşar, Hafız Abdülhalik, Hafız Mehmed Efendi’nin okuduğu mevlid cemaati cûş u hurûşa getirdi. Başmüezzin Hakkı, ikinci müezzin İzzet, Hafız Muhiddin, Hafız Ömer ve Nuri efendilerin söylediği ilahiler mü’minleri daha da coşturdu. Zaferle ilgili bazı ayetler tefsir edildikten sonra, yarım saat süren beliğ bir dua edildi. “Ya Rabbi! Sen ki Müslümanların penâhısın. Sen ki bütün bu zulmü biliyorsun. Resûl-i Kibriyâ hürmetine, Kerbelâ’da şehid edilen binlerce masum hürmetine ordumuzu muzaffer kıl” diye yapılan duaya tam 25 bin Müslüman “Âmin!” dedi.

Daha bitmedi. Milli Mücadele’de Türk ordusunun İzmir’i geri alması üzerine Sultan Vahdettin de Ayasofya’da ayrı bir mevlid okutturdu. Bu mevlide o zamanki İtalya sefiri Pietro Quaroni de katıldı ve daha sonra yayımladığı “Croquis D’ambassade” isimli eserinde gözlemlerini anlattı. Ünlü gazetecilerimizden Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu’nun çevirdiği bu yazıyı dikkatle ve ibretle okumanız için aşağıya alıyorum:

“Türk ordusu, bir semti alevler içinde yanan İzmir’e girmişti. Yunanistan’la yapılan harp artık sona ermişti. Birden koca şehri (İstanbul’u) umumi bir hayret sardı. Sultan’ın Ayasofya’da Türk kuvvetlerinin zaferini kutlamak için teberrüken mevlid okutacağı duyulmuştu.

Bu cidden düşündürücü bir haberdi. Zira Ankara hükümeti Sultan hakkındaki fikrini, ona karşı neler beslediğini artık gizlemiyordu. Ve Sultan kendisini de devirecek olan kuvveti zafere ulaştırdığı için Cenab-ı Hakk’a hamd edilmesini istiyordu.

Ayasofya’yı dolduracak mü’minlerin saflarına karışmak için öyle büyük bir arzu duymuştum ki, büyük camiye gitmekten kendimi alamadım.

O devirde İslam’ın ibadet şekillerini oldukça iyi kavramıştım. Dış görünüş bakımından bu ibadet hiç de güç yapılır bir şey değildi. Kolayca taklit edebilirdim.

Büyük camiye vardığım zaman hava kararmış, akşam olmuştu. Ayasofya mü’minlerle dolup taşmaktaydı. Büyük iç kapıdan girince hemen loş bir yer seçip, bir halının üzerine bağdaş kurdum. O ana kadar Ayasofya gecelerini bilmiyordum. Büyük camiyi geceleyin hiç ziyaret etmemiştim.

Binlerce kandilden ruha sükun veren tatlı bir ışık dökülüyordu. Kur’an ayetlerinin beyaz harfleri boşluklarda yayılarak ve daha da büyüyerek alacakaranlık içinde gözü alıyordu. Şurada burada mozaiklerin altın parıltıları esrarengiz kıvılcımlar saçıyordu. O dev kubbe şimdi daha büyük ve azametli, âdeta sonsuz bir hal alıyordu.

Tâ dibden, çok uzaktan âhenkli ve iyi duyulan sesler geliyordu. Hafızlar sıra ile Kur’an okuyorlardı. Mihrabın yanında o mü’minler kalabalığının önünde O, tek başına duruyordu. Başında gri bir kalpak vardı. O; Majeste Altıncı Mehmed… Osmanlıların imparatoru, mü’minlerin emiri, sultanlar sultanı ve daha nice ünvanların sahibi Sultan.

Cemaat halinde eda edilen bir İslami ibadet, yani namaz kadar ihtişamlı yere değdirdikleri anda kumsala gelip parçalanan dalgaların gürültüsü gibi bir ses yükselir. Bu gece dini olduğu kadar da vatanperverane olan heyecan, mevlidin ruhani ululuğunu bir kat daha artırıyordu.

Ulemadan bir zat, mihrapta birkaç basamak yükseldi. Ben uzaktan ancak onun kocaman beyaz sakalını görebiliyordum. Arapça’nın bazen peltek, bazen sert sada verişini, Türk dilinin kıvrak âhengi takip ediyordu. Kulaklarım ara sıra bir kelimeyi fark edebiliyordu. Ama etrafımı saran halkın ne derece kendinden geçmiş ve alevlenmiş bir halde olduğunu hissediyordum. Ve hutbe biter bitmez bu halktan korkunç bir haykırış yükseldi:

Kahrolsun gâvurlar!..

O anda kendimi bilhassa yalnız ve daha da fazla gâvur bulan ben hiç utanmadan itiraf ederim ki, ben de onlar gibi gırtlağım yırtıla yırtıla haykırdım.

Kahrolsun gâvurlar!..

Namaz, mevlid ve dua bitince sert bir kumanda duyuldu. Birden bire beliren iki dizi jandarma halkı güçlükle ayırdı, dar bir yol açtı. Majeste Sultan Ayasofya’dan ayrılıyordu.

Yanımdan geçerken dikkat ettim. Başını biraz sağına eğmiş, gözlerini hafifçe yummuş, dua okur gibi bir hali vardı, avuçları hâlâ kubbeye doğru açıktı. Yüzü çok sararmıştı. Üzgün, mahzun ve dalgındı.

İstanbul hâlâ işgal altındaydı.”

Ayasofya hakkında anlatılacak o kadar çok şey var ki…

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.