Yol arkadaşlığı…

04:0024/05/2018, Perşembe
G: 24/05/2018, Perşembe
Faruk Aksoy

Ahmet İhsan Tokgöz, İstanbul’daki Bomonti Fabrikası’nın hisselerini satın alıyor, İsmet İnönü’nün eniştesi Kudüslü Abdürrezzak’ı da fabrikanın yönetim kurulu üyeliğine getiriyor. Böylece Bomonti’nin yönetiminde dolaylı olarak İnönü ailesi de söz sahibi oluyor.O sıralar devlet adamlarının katıldığı özel davetlerde bu konuyla ilgili epey bir tartışma yaşanıyor. Bir kesim, İstanbul’daki Bomonti Fabrikası’nın yetmediğini, Ankara tarafına doğru genişlemesi gerektiğini savunuyor. Hatta bu minvalde fizibilite

Ahmet İhsan Tokgöz, İstanbul’daki Bomonti Fabrikası’nın hisselerini satın alıyor, İsmet İnönü’nün eniştesi Kudüslü Abdürrezzak’ı da fabrikanın yönetim kurulu üyeliğine getiriyor. Böylece Bomonti’nin yönetiminde dolaylı olarak İnönü ailesi de söz sahibi oluyor.


O sıralar devlet adamlarının katıldığı özel davetlerde bu konuyla ilgili epey bir tartışma yaşanıyor. Bir kesim, İstanbul’daki Bomonti Fabrikası’nın yetmediğini, Ankara tarafına doğru genişlemesi gerektiğini savunuyor. Hatta bu minvalde fizibilite çalışmaları bile yaptırılıyor.

Ahmet İhsan Tokgöz, bu işe karşı çıkıyor, İstanbul’daki Bomonti Fabrikası’nın yeterli olduğunu, Ankara’nın bu işe bulaşmaması gerektiğini savunuyor. Bomonti’nin yönetim kuruluna getirdiği İnönü’nün eniştesi Abdürrezzak aracılığı ile bu görüşünü İnönü’ye iletiyor, fabrikanın Ankara’ya doğru genişlememesi yönünde ricada bulunuyor.

Nihayetinde durum Atatürk’e intikal ediyor, Atatürk, umumi kâtibi Hasan Rıza Soyak aracılığıyla, konuyu Danimarkalı bir heyete inceletiyor, baktırıyor, ettiriyor, sonucun olumlu olduğunu, Ankara’ya kurulacak bira fabrikasının son derece kârlı bir iş olacağını görüyor. Hatta Danimarkalıların tespitlerinden yola çıkarak İstanbul’daki Bomonti’den daha verimli olacağına hükmediyor.

Atatürk, bu tartışmayı İstanbul’dan takip ediyor, vaktini daha çok İstanbul’da geçiriyor, bu sebeple Ankara’daki Orman Çiftliği’ni de hükümete devrediyor. Çiftliğin bakımı, temizliği, İnönü’nün başında olduğu hükümet tarafından yürütülüyor, Ankara’ya gittiğinde çiftliği dolaşıyor, etrafa bakıyor, bir bakıma denetliyor.

Tam bu işlerin tartışıldığı dönemde Atatürk, Ankara’ya gitmeye karar veriyor. Gidiyor, Orman Çiftliği’ni dolaşır, bakıyor ki, etraf perişan halde. Yeni dikilen ağaçlar kurumuş, bitkiler solmuş, çiftlik bakımsızlıktan harabeye dönmüş. Bu duruma çok üzülüyor, sinirli bir şekilde çiftlikten ayrılıyor, yanında bulunan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya aracılığıyla, İnönü’yü, Çankaya’ya davet ediyor.

İnönü, bu zamansız davetten biraz huylanıyor, Çankaya’ya çıkmadan önce Anadolu Kulübü’ne uğruyor, bir şeyler içiyor, vakit geçiriyor, sonra Çankaya’daki toplantıya katılıyor. Gidiyor, masada tam Atatürk’ün karşısına oturuyor.

Atatürk, söze Orman Çiftliği ile başlıyor, Tarım Bakanı Şakir Kesebir’e, bunun sebebini soruyor, fakat Kesebir daha bir şey demeden İnönü söze giriyor, “Çiftliğin neden bakımsız olduğunu bize değil, adamlarınıza sorun” diyor.

O anda masa buz kesiyor, Atatürk, İnönü’nün bu çıkışına hayret ediyor, yanındaki Kazım Özalp’e dönerek: “Ne olmuş buna, içmiş galiba” diyor.

İnönü durmuyor, devam ediyor, “Ne oldu Paşam, eskiden böyle değildiniz, artık emirlerinizi sofrada mı alacağız, baş başa konuşamayacak mıyız, aramıza Abdülhamit’in baş katibi Kara Tahsinler mi girdi yoksa, konuşmamıza fırsat vermiyorlar mı?” diyor, tansiyonu daha da artırıyor.

Bunun üzerine Atatürk ayağa kalkıyor, “Efendiler, anlaşılıyor ki, bugün fazla görüşemeyeceğiz. Siz rahatınıza bakın. Ben biraz dinleneceğim” diyerek oradan ayrılıyor.

Atatürk, ertesi gün İstanbul’a hareket etmek üzere istasyona geliyor, İsmet İnönü’yü kompartımanına çağırtıyor ve kendisine kesin bir dille şunu söylüyor: “Görev arkadaşlığımız bitmiştir ama dostluğumuz devam edecektir…”

İnönü, iki eliyle yüzünü kapatıyor, Atatürk devam ediyor: “Dinlenmelisiniz, dinlenmeye ihtiyacınız var…”

Sonra Hasan Rıza Soyak’ı çağırıyor: “İsmet Paşa yorgun” diyor, “İki ay dinlenecek, yerine bir vekil bırakacak, Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırmayın, yanlış anlaşılabilir, Anayasa’ya bakın, başbakan değişikliği için meclisin toplanması şart mıdır, yoksa bir tezkere ile Başbakanlığa görev değişikliğini bildirmek yeterli midir?...”

Bir anayasa kitapçığı getiriliyor, tezkere yeterlidir kararı alınıyor, Atatürk, İnönü’ye dönüyor: “Yerinize kimi münasip görürsünüz, ben, Celal Bey’i (Bayar) düşünüyorum” diyor.

İnönü: “Münasiptir” diyerek kompartımandan ayrılıyor, bu arada olanı biteni izleyen Hasan Rıza Soyak, Atatürk’e: “Efendim, kardeşi ölmüştür. Evi bir yashanedir. Her sabah kardeşinin mezarına gidip ağlamaktadır, bağışlayın “diyor, fakat Atatürk: “Daha iyi ya… Demek hasta. Dinlenmeye ihtiyacı var” diyerek İnönü dosyasını sonsuza kadar kapatıyor.

Şunun için anlattım…

Çocukluk arkadaşı, uzun yol arkadaşı, bir de asker arkadaşı unutulmaz derler, bilirsiniz. Son zamanlarda bu üçlemeye bir de “dava arkadaşlığı” eklendi, dava arkadaşlığı da unutulmaz, diyorlar artık.

Atatürk ile İnönü arasındaki arkadaşlık çocukluğa dayanmıyor, fakat yol, askerlik ve dava konularında tarihin en bilinen arkadaşlıklardandır.

Yukarıdaki hikâye, o döneme ait hatıralardan derlediğim gerçek bir hikâyedir. Atatürk’ün, İnönü ile arasını açan esas sebep, Bomonti Bira Fabrikası mıdır, değil midir, buna siz karar verin artık.

Benim vurgulamaya çalıştığım şey başka, daha başka. İnsan hayatta her türlü ayrılık yaşayabilir, dostunu kaybedebilir, yalnız kalabilir, bunları hepimiz yaşayarak gördük, yaşayarak öğrendik.

Fakat dava meselesi, yol meselesi, amaç, niyet, ideal meselesi başka… Bunlar bozulmaz, bunlar bozulmamalı, çünkü esas olan yoldur, gayedir, varılacak menzildir.

Atatürk 1938’de öldü, İnönü yola devam etti. Siz bakmayın ikisi arasında tartışma çıkarmak için farklı ekollerden geldiklerini söyleyenlere. İşin özünde İnönü, Atatürk’ün kafasındaki devrimlerle devam etti. Yöntemi farklı olsa da amaç hep aynıydı. İnönü, asker üzerindeki hâkimiyetine rağmen, kendisini görevden alan Atatürk’e karşı hiçbir zaman Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı canlandırmayı, oradan devam etmeyi düşünmedi, evinde kaldı, Atatürk’ün gitmesini bekledi, sonra yoluna devam etti.

Demem odur ki, çocuk denilen masum şey, aslında herkesin bildiği şeyi yeniden öğreneceğini bilmediği için çocuktur. Yaşadığımız şu acayip dönemi daha sonra merak edip öğrenecek çocuklar için yazdım bu yazıyı.

İnsanlar ve hayatlar ne kadar da birbirine benziyorlar, öyle değil mi?..

#​Ahmet İhsan Tokgöz
#İsmet İnönü